TERÖRİST – DEVLET TİYATROLARI ANKARA 🎭 🎭 🎭 🎭 🎭

TERÖRİST… Yazan Rıdvan ŞENTÜRK… Yöneten Selçuk GÜLDERE…

Sezonun en zor oyunu. Simgesel anlatımlar, metaforlar, serbest çağrışımlar, göstergeler… aklınıza gelebilecek insan zihniyle oynayacak ne varsa oyunda bulmak mümkün. Ben bu oyunu anlamak için çaba sarf edeceğim, diyen tiyatroseverlerin gideceği bir temsil.

Yazar eserin başında “Hakikatın, karşılıksız yüzleşilebilecek bir sır olmadığını, bedelinin bütün bir hayat olduğunu bilenlere…” yazmış. Korkutucu bir ifade! Eserin yapısına ilişkin bir ipucu.

Seyirciler koltuklarına yerleşirken oyunculardan genç bir hanım kolonya dökerek misafirlere hoş geldiniz karşılaması sunuyor. Keskin bir koku. Algınızın açılmasına ve çağrışım duyularınızın tetiklenmesine hizmet eden bir koku. Anın bir temsili de sahnenin hemen sağında yer alan kolonya şişesine sıkışmış adamla vücut buluyor. Ayrıca dev boyutlarda bir ceket, dev boy kahve fincanı, dev boy terlik, dev boy küllük, hayatımızın bir parçası televizyon vs etkenler de sergileniyor.

Seyirci koltuklarına henüz yerleşmemişken sahnede biri. Yazarın kendisi. Işıkların kararmaya başlamasından önce başlıyor ritmine: Sıkıntıları var, anlatmak istedikleri var, bunalmış, sıkışmış; acı çektiğini görebiliyoruz. Süreç insanları rahatsız edecek kadar yüksek seste ve hareketlilikte geçiyor. Olması gereken bu, hissetmemiz gereken. “Yeter!” dedirtecek noktaya gelmemiz isteniyor. Yettiği noktada rahatlıyoruz; ama o kişi biz olmadığımız için rahatlıyoruz. O rahat değil. Anlatmak istiyor, anlatamıyor; konuşmak istiyor, konuşamıyor. İçindekileri yerleştirdiğinde söze başlıyor.

Yazarın açış konuşması fazla felsefi; yani tiyatro koltuğunda oturan bir seyircinin tek işitmeyle çözümleyip algılayabileceği bir tirat değil. Seyirci anlayamadığı zaman otomatik olarak kendini temsilin dışında kalmış, temsille bir bağ kuramamış hissediyor. Dinlenmesi gereken değil, okunması gereken bir metin. Bir de buna yazarı canlandıran Cebrail ESEN’in kimi zaman abartıya kaçan vurguları eklendiğinde seyirci tam soru işaretine dönüşüyor. Örneğin:

TERÖRİST sahnede başlamış ve sahnede biten bir hayatın hikâyesidir. Bir oyun değil, sahnede doğmuş birinin sonsuzluk çekimlerinin cazibesine tutulmuş hayatıdır. TERÖRİST hem Doğu’dan hem Batı’dan gelen, Doğu’nun fenomenolojik-estetik ruhaniliğini ve Batı’nın teknolojik tecrübesiyle zaman ve mekân farklarını aşacak logaritmik-helezonik fikirlerinin peşinde koşan bir çığlıktır.
Bu oyunla ulaşılmak istenen estetik ve hakikat anlayışı, içinde mütemadiyen yeni farkların ve sınırların, biçimler ve görüntülerin göçebe bir tarzda oynaştığı mucizevî bir sırdır. Bize nüfuz eden ve eserlerimize damgasını vuran bütün fark ve sınır-aşımlarını en iyi ve en güzel biçimde açımlayan ve kristalleştiren bir hakikat anlayışıdır bu.
“İşte var!”ın estetiği ve yüklediği etik sorumluluk: Sonsuzluk tutkusu!
Oyunda sergilenmek istenen estetik tasarımın hakikat anlayışı, şimdide olanın sonsuza uzayıp genişlemesidir. Zira hakikat şimdi ve burada vuku bulmaktadır. Şimdide vuku bulan, daha sonra ve her zaman sonsuzluğun kendini bildirmesi olarak gerçekleşecektir.

Diyebiliriz ki yukarıdaki metinde yazar kısaca ilham, yaratıcılık ve kalıcı olmak kavramları üzerinden hareketle kaygılarını dile getirmektedir. Hayal gücüyle, içimizdeki bizle gerçeklerin bitmeyecek savaşından galip çıkabilme çabası –beyhude bir çaba kuşkusuz! Elbette tiradı sahnede işittiğinizde kavramanız zor olabilir.

Eserde anlatımın ayrıntılı olarak verilmesi yazarın eseri kaleme alırken zihninde oynadığını gösteriyor, sahneye ne kadarı tam olarak, yazarın zihnindekine uygun olarak yansıdı bilemiyoruz doğal olarak; ama bir şablon olduğu kesin gibi görünüyor, gerisi yönetmenin yorumuna ve yaratıcılığına kalmış ve bence Selçuk GÜLDERE böyle zor bir metni başarıyla yorumlamış. Nitekim GÜLDERE sözle içinden kolay çıkılamayacak durumu kavramış olsa gerek ki açılışta yazarın varoluş sancısını çağrıştırır bir koreografi seyrediyoruz. Temsilde dansçı olarak rol alan Deniz ALP koreografiyi de üstlenmiş. Cebrail ESEN’in koreografisi çok etkileyici. Müzik beden uyumu çarpıcı. Kendini temsile katmakla kalmıyor seyirciyi de ciddi şekilde savaşa çekiyor. O kadar ki koreografinin sonunda kendisi de soluk soluğa kalıyor biz de derin bir nefes alıyoruz.

Yaratma süreci başladığında yazarın dünyasında kayboluyoruz. Yazarın yarattığı Adam (Eren ORAY) yine kendisi aslında. Kendisiyle yüzleşebilecek mi? Yarattığıyla soruyor sorguluyor yargılıyor ağlıyor acı çekiyor eğleniyor hor görüyor ezik hissediyor çaresiz kalıyor aşağılıyor güçleniyor zayıflıyor… vs. vs. vs. vs. vs. ve ve ve ve ve insana dair her duygu ve düşünce yazarın yarattığında vücut buluyor. Tüm süreci karaktere eşlik eden Hizmetçi (İclal KARADUMAN) ve dansçılar (Deniz ALP, Ebûbekir BORA, Deniz ÇALIŞKAN) eşliğinde yaşıyoruz. Ve bir de Adam’ı iç dünyasındaki kaotik yapının dış dünya ile uyumuna ikna etmeye çalışan bir İblis (Sevgi TEMEL).

Oyuncuların performansları harika. Sahnede bir temsil yok sanki, bambaşka bir dünyaya şahitlik ediyoruz. Herkes kaotik yapı içerisinde bir parça ve bir bütün. Dansçıların bekleyişleri bile bir ifadenin, anlatımın, hareketin arifesi olduğundan orada bir tetik olarak bulunuyorlar duygusunu veriyor. Eren ORAY’ın “Neler oluyor?” repliği hafızalarda yer edici biçimde kullanılmış.** İblis rolü için TEMEL’in hem ses hem beden kullanımı olarak zarif/zayıf ve güçsüz kaldığını söylemeliyim; ama burada eleştiri oyuncuya değil, seçime ve yönetmene olmalı bence.

Başta söylediğim gibi üstünde uzun uzun düşünerek seyredilmesi gereken bir temsil. Defalarca seyredebilirsiniz ve her defasında başka bir keşifle ayrılabilirsiniz salondan. Ben giderek keyif almaya başladım ve sanırım bir sonraki seyredişimde daha da güçlü çıkacağım. Emeği geçen herkese teşekkür ederim.

Harika bir temsil.


*Fotoğraflar Devlet Tiyatroları sitesinden alınmıştır.

**Yazarken o sahne Eren ORAY’ın ses tonuyla gözümün önüne geldi ve boğazım düğümlendi.

Bir Cevap Yazın