SON ÇIKAN IŞIĞI SÖNDÜRSÜN – DEVLET TİYATROLARI ANKARA 🎭

SON ÇIKAN IŞIĞI SÖNDÜRSÜN… Yazan Yıldırım KESKİN -vefatından son çıkan ışığı söndürsün - afişönce kaleme aldığı son oyun… Yöneten Tansu AYTAR…

Oyun kitapçığının kapağında göreceğiniz üzere hızla büyüyen kentlere ayak uyduramayan eski yapılar görselinden yola çıkarak durumu sosyolojik manada ele alıyor. Özel sektör ya da devlet sektörü, hangisinde olursa olsun memurlar zamanla hem yaşlarından ötürü hem de dünyanın hızla değişimine ayak uyduramamaktan ötürü kıdem kaybediyorlar, eriyorlar. Belki bizden sonraki kuşaklar bu değişimlere daha rahat uyum sağlayabileceklerken görülüyor ki bizden önceki kuşak bize uyum sağlayamadı tam manâsıyla.

son çıkan ışığı söndürsün-4Oyunda kıdem kaybetmekte olan Erol’un (Vedat ÖZKÖK) ailesini giderek daha kötü şartlara taşıması ele alınıyor. Aile gün geçtikçe yapısını kaybetmektedir. Bizim görmediğimiz oyun öncesi dönemde ailenin annesi bir gün markete diye çıkmış ve ortalardan kaybolmuştur. Evin kızı Meral (Derya KEYF) erkek arkadaşıyla yurtdışında bir hayat düşlemektedir. Evin oğlu Murat (Özgür KEÇECİ) üyesi olduğu rock grubuyla bir orada bir burada arayış içerisindedir; ancak dikiş tutturamamıştır ve eve dönmüştür. Bir de evin hizmetçisi Kezban (Ebru Nil AYDIN) vardır. Meral’in ayakta kalma çabalarına, Murat’ın umursamaz, gamsız tavırlarına karşılık Kezban her duruma mizahla yaklaşan, lafını esirgemeyen biridir. Garip olan, ailenin hâlâ hizmetçi kullanmaktan vazgeçmemesidir. Bir anlamda alışkanlıklardan, hayat tarzından kolay kolay vazgeçememe şeklinde mi yorumlanmalı acaba!

Aile yeni eve taşınmışken büyük bir şokla karşılaşır; çünkü evdeki son çıkan ışığı söndürsün-3eşyalar aileye ait değildir. Üstelik ev yavaş yavaş dökülmektedir. Böylesi garip metaforlarla/mecazlarla bezeli bir durumda oyunun yorumu da ister istemez çok geniş olabilir. Yabancılaşıyoruz devir değiştikçe, eskidikçe yeniye uyum sorunumuz ortaya çıkıyor; sistem bizi istemiyor kafamıza çöküyor. Bizim olan, bizim olması gereken bizim değil başkalarının gibi sanki. Kim onlar? Kimlik çatışmasına girdiğimiz ev’deki diğer yabancı kim? Neden bizim içinmiş gibi gelip gidenler yalnızca bizden bir şeyler götürüyorlar? Şirkette kalan eşyalarını getirmek üzere kapıyı çalan Metin (M. Orkun GÜLŞEN) çiçeği kendine saklamıyor mu? Neden güçlü hep kuralları belirleyen oluyor? Paranın gücünü yenebilecek adalet, ahlak ne zaman çıkacak karşımıza?

son çıkan ışığı söndürsün-2Şunu hemen söylemekte fayda görüyorum, metin çok sağlam değil. Meselâ Erol’un ayakkabılarla olan imtihanı diyebileceğimiz göstergeler güzel seçilmiş olsa bile anlatım güçlü gelmiyor, zorlama kalıyor. Sanki bir mesaj verilmek isteniyor; ama tam bir vurguyla iletilemiyor. Evlilik hazırlığı yapan, daha dünyanın gerçeğini görememiş, cıvıl cıvıl, temiz genç bir kız vs…

Oyuncuları başarılı bulmadığımı belirteyim. Kezban rolünde Ebru Nil AYDIN halk tipiyle salondaki gençleri -aslında halkı- yakalayabiliyor ve nispeten bir sıcaklık yaratıyor, bu gözle bakıldığında başarılı diyebiliriz; ancak bana sorsanız “Gerekli mi?” diye, cevabım “Hayır.” olur. Tek, çok fazlaca sahnede görmesek de Metin rolünde M. Orkun GÜLŞEN’i beğendim.

Bence oyundan bir tartışama konusu çıkarabilirsek -ki kârımız o olacak- şudur: Artık toplum daha çabuk öğreniyor, daha çabuk kavrıyor, bilgiye daha çabuk ulaşıyor. Nesiller arası çağdaş yaklaşımlar farkı asgarîye inerken acaba medenî, kültürel farklar da kapanabilecek mi? Nispeten çağdaş olan nesiller (veya gelecekte çağdaş olmaya başarabilmesi kuvvetle muhtemel olan nesiller) düşünce yapılarında da tartışmaları alevleyen farkı ortadan kaldırabilecekler mi? Şayet böyle bir gelişme yaşayacak olursak bu oyun da görevini tamamlamış olacaktır… Son çıkan olacak mı? Yoksa hep bu “Son çıkan ışığı söndürsün!” çağrısı sonraki kuşaklara devreden bir slogan olarak mı kalacak?


Fotoğraflar için kaynak Devlet Tiyatroları.

Bir Cevap Yazın