Ülkü Tamer, böyle bitirmişti Seyit Göktepe’nin Defter ve Çikolata DEFTER VE ÇİKOLATA - SEYİT GÖKTEPEkitabına ilişkin yazısını:

‘Evet, hoşgeldin. Seyit. Hoşgeldin, genç usta.’

Seyit, Granada’ca yayımlanan yeni kitabı Kanayan Ruhlara Armağan’da, Ülkü Tamer’in söz ettiği ‘usta’lığı geliştirmiş iyice. Ama bu, Turgut Uyar’ın bahsettiği ‘korkulu ustalık’ değil.

Göktepe, öyküsel yolculuğunu ya da yolculuk öyküsünü sürdürüyor. Kanayan Ruhlara Armağan, bu yolculuğun yeni bir menzili olmuş. İyice derinleşmiş. Dile de yansımış bu. Benim de zaman zaman yapmaya çalıştığım ama bu denli oylumlu biçimde yapamadığım kısa, yalın, yalınlığıyla ürkütücü o dili bulmuş. Öykücü dili bulduğu yerde terk eder sanırım. Şimdi yeni haberlerini bekleyeceğiz. Bu haberlerde daha yeni bir dil olacak belki de.

Kanayan Ruhlara Armağan gerçekten de bir armağan olmuş. Kuyu ile açılıyor kitap, Birinci Mühür (pantimento), Temrin, İkinci Mühür (simurg), Nar, Üçüncü Mühür (yâr/a), Mazruf, Dördüncü Mühür (gizdüşüm), Gelin, Beşinci Mühür (kardelen), Rabarba, Altıncı Mühür (soru), Zamir, Yedinci Müdür (çağrı) ile yürüyor, oradan Cem’e ulaşıyor. Nefis bir düzenek. Bu sanırım biraz kurgu, biraz zuhûrât. Belki de daha çok zuhûrât. Seyit arıyor. Hangimiz aramıyoruz ki! Aramak büyük bir bahtiyarlık. Aramakla bulunur mu? Değil diyorlar. Ama aramadan da bulunmuyor. İşte böyle bir şey. Neyse…

KANAYAN RUHLARA ARMAĞAN - SEYİT GÖKTEPEKitaba biraz dalalım: Kuyu, müthiş bir ‘metafor’. Bu biraz da o ağır şeyi anlatmak için ısınma gibi. Bir hazırlık. Gerisinde biraz hınzırlık da yok değil. Ama çok hissedilmiyor. Biraz da Hızır’lık. Hızır’ını arayan Musa gibi bu kitapta Seyit. İşi zor yani. Derinleşeyim diyor. Derinleşmenin ne bela bir şey olduğunu derinleştikçe keşfediyor. Tattıkça da acıdan zevk alır hale geliyor. Geldikçe de bu zevk artsın istiyor.

Ruhun ateşi söner mi? Söner. Ruh solar mı? Bilmiyorum. Yahya Kemal diyorsa bir bildiği vardır. Ten kararır tabiat daralır. Aslında daralan tabiat değildir, bizim ona bakan gözümüz, gönlümüzdür. Tabiat içtedir. Dıştaki daralma vehimdir. Suyun akması, dalında yaprağın kımıldaması ve kâğıda mürekkebin damlaması çok güzel. Öykü başlamış aslında. Ama yazar hâlâ öyküye hazırlanıyor. Sonra kalemi yüreğin akışına bırakıveriyor Göktepe. İnsan, adına benzer. Hem seyitlik var işin ucunda hem gök yetmiyor tepe. Bu intro öykücük bizi nasıl acılı bir yolculuğa çıkaracağını haber veriyor. ‘Sonra yağmur yağdı’ cümlesiyle biraz olsun ferahlıyoruz ama bu dehlizden çıkmanın imkânı yok. Anlaşıldı öykü neyi anlatacak? Bu salak soruyu sorana yûh! ‘Ruh, bu kafeste çırpınmaya mahkumdur…’ Bu da bizim trajiğimiz işte. Çırpınıp duruyoruz. Ruhu, Sahibi’ne teslim edip rahat etmiyoruz…

İkinci bölümle birlikte o muhteşem dil şöleni başlıyor… Seyit gerçekten de burada yeni bir gramer yakalamış. Daha doğrusu kendisini varlığın evi denilen o denizin içine salıvermiş. Bu aşk bir bahr-i ummandır ona hadd ü kenâr olmaz… Boşuna dememiş Harakanî, ‘gönül deniz, dil kıyıdır, denizde ne varsa kıyıya o vurur’ diye. Bir devrân hikâyesi gibi. Tam bıktıracağı yerde kesiliyor. Üçüncü bölüm bu yaratılışın başka bir aşaması. Kahır satıp murat alınan İLKYAZLARIN ANISIYLA - SEYİT GÖKTEPEbir yer. Ve acının ipuçları. Göktepe, somutlaşma şartına maruz kaldığında hemen kaçıveriyor soyutun kucağına. Belki elinden gelen bu. N’apsın? Çoğumuz böyle yapmıyor muyuz? Dördüncü bölümde Yusuf’un zindan’ında devran ediyor. Bazen, ‘devrân odur ki, devrini devr-i felek bilmez ola…’ dizesi zindanın tavanında sallanıp duruyor. Tıpkı beynimize asılı bir çengel gibi. Akıl akıl gel çengele takıl der gibi ironi yapıyor Seyit. Kuyuda hasretiyle kımıldayan Seyit, önce Yusuf idi. Sonra Seyit oldu. Bu, öykünün kendi öyküsüne ulanma gayreti. Ya da o öykünün aslında herkesin hikâyesi olduğunun sezişi. Zaten beşinci bölümün başında sözün kendisine ait olmadığını söylüyor. Yani, Wittgenstein’ın dediği gibi, ‘kelimeler eylemlerdir’ demeye getiriyor. Öyledir. Seyit Göktepe, bu kitabıyla, o kelimelerin kendisine ait olduğunu yeterince gösteriyor. Dağa, göğe, buluta sığınmak çok güzel. Kalbini dağa çıkarmak bir tür. Yağmur rahmet, su, hakikattir. Seyit’in bu tuhaf dili bana sık sık suyu hatırlattı. Renksiz, şekilsiz, kokusuz, tatsız. Tatsız kötü anlamda değil. Kendine özgü varlığı olmamak, girdiği kabın rengini, biçimini, kokusunu almak anlamında. Su olmak kolay mı? Kanayan Ruhlara Armağan başından sonuna bunun zorluğunu anlatıyor.

Ve mühür açılmaya başlıyor: Birincisinde, mevzunun ne olduğunu fark etmeye başlıyoruz: ‘Bana aşkı tarif et, dedi kadın.’ Bu kadınlı- erkekli, dedi’li dil benim de ilgi alanıma girer. O dayanılması güç mesafe/sizliği yansıtır gibidir. Burada tabii dikkatimizi çekmesi gereken bir obje, gözlük çıkar karşımıza. ‘Metafor’ olmaya çalışmıyor gözükse de, o izlenimi biraz verir gibidir. Ama başarılı bence. Alışıp gitmek zor bir şey. Bilmiyorum bazen korkunç da olabiliyor. Seyit Göktepe bunun farkında. Temrin’le birlikte kitabın bir başka boyutu açılır. 2010’un Eylül’ü olduğunu öğreniriz. Bu vurgu da ilginç tabii. Bu bölümün girişinde ‘seci’ biraz abartılmış gibidir. Ya da bu riskli yeni dilin küçük bir riski göz kırpar. Ve senaryo biçemi belirir. Bu akıllıca. Öyle de gelmiş olabilir. İki bin sekizin ağustos’unda o dil riski abarmış gibidir. Ama sancının öyküsü derinleşerek sürmektedir. ‘Gece gönü örttü. Yazı, kalbimi örttü. Ben yekpare idim, Seyit bölük bölüktü…’ Nefis. Keza, gözlerin içine bakılması, sonra dışına bakılması… Bu zuhuratlar da çok güzel. Sanırım BEN OL DA GÖR - SEYİT GÖKTEPEyazmanın güzelliği buralarda daha çok belirginleşiyor. Ve yazarın otuz yaşına ithaf ettiği Simurg belirir. Bu apaçık gönderme sanılan şeyin arkasında gerçekten hinlik olduğu kolay kolay hissedilmiyor. Ama kitabın belki de en güzel yerlerinden birindeyiz: Simurg. İkinci mühür yani.

Ve Nar.

Bu nar imgesi okur açısından oldukça baştan çıkarıcı. Kışkırtıcı demeliydim. Ortasından yarılmış, masanın üstünde duran bir nar şeysi hatırlıyorum. Bir şiirden. Belki de bir öyküden. Nar’la birlikte aşkın tarifi denilen imkânsızlığın imkânları yoklanmaya başlar. Öykünün belki de en zorlandığı yer burası. Ama Seyit Göktepe ‘usta’ca kotarmış. Burada insanın içini acıtan şeyler çoğalmış. Acılardan büyük bir yer yoktur, diyeni hatırlayalım. Öyledir. İnsanı yeni kapılara ancak bu itebilir. ‘Acılardan bir yaz kurduk, onarıyoruz’ diyor ya şair. Seyit de böyle yapıyor. Yorulmuş ıstıraptan mı başlıyor mutluluk yoksa yorulmuş bir mutluluğun ıstırabı mı başlıyor? Öykü için aradığım bir ana izlek cümlesi var idi. Onu buranın sonunda buldum. Pek güzel bu. Seyit’i bir kez daha kutlamak isterim. Ve öykünün ilk somut resmi: Solmaz hanım sahnede. Konuşmalar o kadar basit ki, gerçeklik hissini kuvvetle uyandırabiliyor. Akıllıca bence. Evet, hikâye aynı. Oğlanla kızın öyküsü. Seyit tabii sevgilisine yazar olduğunu söylerken o komiği kolayca uyandırabiliyor. Kız n’apsın? Yazara kız verilir mi? Ya da oğlan ne iş yapıyor dendiğinde, ‘yazıyor’ denebilir mi? Gerçi güzel kızlar yazara, iyi kızlar cennete, salak kızlar nişanlanmaya… Hep böyle olmuyor mu? Ama bir film repliği hatırlıyorum: ‘hasta olmayan güzel kız var mı?’ Genelleme denizine sık sık dalıyorum, ne kötü! Hikâyenin ilerleyen bölümünde, yine çok güzel bir Seyit cümlesi karşımıza çıkıyor : ‘hepimiz bir şeylerden yarım, yaralı kaldık…’ Seyit’in bu kitabını okurken bazen Cohen, bazen Kızılok, bazen Öncel, bazen Münir Nurettin dinlemiş gibi de oldum. Bireyselleşmiş, parçalanmış, kanayan ruhların çığlıklarını duydum. Onları mesela Kieślowski filmde çok güzel anlatmıştı. Tarkovski de. Özellikle Nostalghia’da… Seyit onlarla akraba.

Ve Mazruf’la birlikte hikâye çoğalıyor. Ayrıntılandırılıyor. Fotoğraf belirginleşmeye YAŞAMAK ÜÇ DEFA - SEYİT GÖKTEPEbaşlıyor. Bu hem aynı hikâye hem gayrı. Acı aynı. Acılar dilsizmiş derler. Büyük acılar. Bu cümle bile acıların dile gelebileceğini tek başına göstermeye yetiyor. Ama Seyit’in başkaları üzerinden canını yakma öyküsü ayrıntılı biçimde dile gelebiliyor. Seyit’in hikâyesi, ‘kafeste sıkışmış olan’ın hikâyesi aslında. Kişi başkası üzerinden canını yakmaya bazen bayılır. Hele erkekler, canlarını yakmaya değer gördükleri kadını sever ve peşinden koşarlar. Kadın ise, erkekten her türlü iktidardan vazgeçmesini talep eder. Biraz daha derine inelim: Aşk, kâtildir. Birinden ödünç alalım (kim olduğunu hatırlayamadım) : ‘Aşk, başka bir ruh tarafından işgale uğramaktır. Veya istila edilmektir. Bu yağmaya kim rahatlıkla izin verebilir ki! Kim ölmek ister ki! Seyit bunun da sancısıyla kıvranıyor. (Öyküdeki Seyit) Bu öylesine güzel bir dil cümbüşüne yol açıyor ki, sormayın gitsin. Göktepe’nin kitabını özellikle okumanızı öneririm.

Berbere, yarayı açmamasını söyleyen Seyit. Yine yağmur. Yine kaçan, kovalanan, ıslanan, acıyan, kanayan kalp. Bütün bunları idrak eden. Kalemi değiştiren. Kâğıda yağmuru indiren. Ve sözcükleri açan. Yine Seyit’in kaleminden güzelliğin tarif edilemez gizemi damlıyor: ‘Hikâye derin. Seviyor, seviliyor. Seviyor, seviliyor. Seviyor, acaba?’

Gelin, olağanüstü güzel. Varlığın yoklukta olduğu bu kadar samimi anlatılabilir.

(Sahi yedinci kat gök neyin nesi? Oraya sadece sözcüklerle (hatta sözcüklerle) girilemeyeceğini Seyit bilir.)

Beşinci mühürle birlikte bir kardelen başını uzatıyor. Gülüşü gerçek olanın ıstırabı da gerçektir. O gülüş nasıl bir gülüşse artık!

Rabarba da bir harika. ‘Göktepe, kişiliğini tam olarak bulmuş bir yazar mı? Henüz değil. Ama bunun ipuçlarını taşıyor. Zamanla durulacak, olgunlaşacak, edebiyatımızda önemli bir ad olarak yerini alacak…’ diye yazmıştı Ülkü Tamer. Bu kitabı haber veriyor gibi. Öncekiler de sıkıydı. Hulki Aktunç’un dediği gibi, ‘geleneğe de geleceğe de bir katkı’ Kanayan Ruhlara Armağan. Geleneğin katkısını omuzlamayan geleceğe katkı veremiyor belli ki. Kitabı okuyunca yazara hak veriyorsunuz. O zaten sizin ruhunuzu okuyor : ‘Hiç olmamış gibi, gerisin geri, boşluğa yükselir, hatıralar içinde erir.’

Kanayan Ruhlara Armağan, dönüp dönüp okunacak bir kitap.

Seyit Göktepe, öykü dilimiz ve dünyamız içinde şimdiden kendine özgü dilini, dünyasını kurmuş olan bir yazar.

Yolu açık olsun.


 *Granada Edebiyat Dergisi – Aralık 2013- Ocak 2014 – Sayı: 5

**Yazı www.mabutuner.com‘da yazarın izniyle yayımlanmıştır.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*
*
Website