SEYİT GÖKTEPE İLE SÖYLEŞİ – GRANADA EDEBİYAT DERGİSİ*

Kanayan Ruhlara Armağan, ateşi ateş ile söndürmeye, yarayı yarayla sarmaya bir çağrıdır…

Serkan Ozan Özağaç--Serkan Ozan ÖZAĞAÇ: Seyit, beşinci kitap. Defter ve Çikolata’dan Kanayan Ruhlara Armağan’a dek metni görünür kılmak için hikâye dilini ‘sessizlik fikri’ üzerine kurmaya çalıştığını her şeyden evvel bir okurun olarak biliyorum. Bu minvalde yeni kitap ile birlikte, arzu ettiğin ‘sessizlik fikri’ne ulaştığını düşünüyor musun?

Seyit GÖKTEPE: Sabahtır. İçinde ve dışında SEYİT GÖKTEPE-birikmiş seslerle uyanırsın. Defterini açarsın, kitabını da. Kalemler de elinin altındadır. Bir an durur, bakarsın. Öylece, boşluğa. Odaklandığın belli bir nesne yoktur orada. Ama her şeyi görürsün. Her şeyi duyarsın. Sesler billurlaşır. Ruhun geceden, rüyalardan arınır. Belki de geceye ve rüyalara sessizce akmaktadır-o an bilemezsin. Güçlüsün. Tutsan, dünyayı kaldıracaksın yerinden, öyle. Tutamazsın. Hızlıdır. İnsanlar hızlıdır. Bütün işler acildir. Işık, hızlıdır. Sanki o an, ağaçlar bile hızlıdır. Bütün akış içinde, boşluğa dağılmış bakışının devşirdiği sesleri solursun. (Dinlersin, değil. Solursun…) Benim hikâyem işte bu bakışın ve bu solumanın hikâyesidir. “O hüzün verici dünyadan öyküler devşirirken ‘çığlık’ atar,” demişti rahmetli Hulki Aktunç, ilk kitabım için yazdığı ‘alınyazısı’nda. O kitaptaki öyküleri yazdığım sırada yaşım os yedi- on sekiz idi. Zamanla, asıl gücün çığlığın kendisinde değil, yankısında olduğunu duydum. (Öğrendim değil, duydum. Etimle, kemiğimle duydum). Çığlık, keskin, akıcı. Hançereden koparıldığı anda belirir ve yok olur. Etkisi, çağrısı o bir anlık ‘infial’den sonra vurgular kendini. Ben o vurguyu aradım. Bir de şu: SKANAYAN RUHLARA ARMAĞAN - SEYİT GÖKTEPEessizliğe gark olmuş çığlığın içe doğması ve içten yükselmesi kadar, onu karşılayacak unsurun da (sözgelimi dağ, yara…) güçlü olması gerektiğini bildim. Dolayısıyla, sessizlikten beslenen, sessizliğin diliğiyle bilenen çığlık içeriden dehşetli bir ürpertiyle kopmalı, yanı sıra, çarpacağı güç de bir o kadar sert olmalıydı. Bu noktada, bakış-ses-duyuş-kalem-defter bileşenlerinin karşısına bunlara ve bunlar gibi tamamen benim özüme ilişkin kavramların karşısına güçlü dağlar, kalkanlar koydum. (Hayır bunu ben yapmadım; yaptılar… İyi ki de yaptılar.) Sessizlik, evet, güzel. Ama neticede bir his bu. Düşünce değil. Sessizlik fikri diyorsak, orada duyuş’tan, biliş’e geçmiş, eşik atlamış bir kavramdan söz etmeliyiz artık. Sessizliğe hissî manada erişmiş değilim. Yine de, kalbimden (elimden değil, kalbimden) geldiği kadarıyla onu duyuş’a, biliş’e aktardığımı söyleyebilirim. (söyleyebilir miyim acaba- bilemiyorum.) Sessizliğe büsbütün ulaşmaş olmak, Kabe’de olup da kıble aramak gibi bir şey olmalı. Oraya varmış olsaydım, bu soruya da yanıt vermez, sessizliğimle güçlenir, güçlendiğimi sanır, öylece yaşar giderdim. Yazıyorsam, sorunuza/sorularına/ yanıt arıyorsam,bu, sessizliği yenecek kadar güçlü, seslere yenilecek kadar zayıf olduğumu da gösterir bir bakıma. Metni görünür kılmak için yaratmaya çalıştığım dil, önce özümün görünürlüğünü gerekli kılıyordu. Ben bedenî öyküler yazmadım. İç kulağa, iç göze seslenen, sessizleşen sözcükler olsun istedim sözcüklerim. ‘Kafa gözleriyle’ ve ‘sağlı sollu iki kulağıyla dinleyene elbette hiçbir şey ifade edemezdim, etmedim de. Dolayısıyla kuranderinde içeriden içeriden kaldığım ses-sessizlik ikilisi, sanırım, zahiri dünyada da bu şekilde tecelli etti… (Ben de bunu kendimin bir okuru olarak, izninizle, belirtmek isterim)…

Serkan Ozan Özağaç--Serkan Ozan ÖZAĞAÇ: Son kitabınla bir öykücü olmana ragmen şiirsel bir yazgıyı yerine getirdiğini düşünüyorum. Nedir o yazgı? Zamanla inşa ettiğin dil’deki musikinin hiçbir bölünmeye mahal vermeden yekpare hazzına varmak; aynı zamanda umut değil bir umutsuzluk ilkesidir bence bu. Seyit Göktepe tüm bu öznel yargılarımın neresinde ikamet ediyor?

Seyit GÖKTEPE: İlk soruna yanıtımı sabah SEYİT GÖKTEPE-saatlerinde yazmıştım. Bu soruna da aynı günün akşama doğrusunda yazıyorum. Seyit Göktepe, özünde, bu iki vakit arasında ikamet ediyor aslında. Doğmuş, uyanmış olmanın zindeliği bir yanda, saatler geçtikçe bulanmış zihnin durgunluğu diğer yanda. Bütün bir hayatın (yazı içre bir hayatın) gelgitini zamanın bu iki ucunda görebilmek mümkün aslında. Sözcükler doğuyor. Yazıldıkça büyüyor, büyüyor. Nihayet vücut bulan metnin son cümlesinin son sözcüğünün son harfinin sonuna noktası konuluyor ve tam ‘bitti’ derken, her şey başa dönüyor. Ya içindesindir çemberin ya da dışında. Çemberin kendisi olmaya çalışmak, beyhude çaba. Şiirsel yazgı… Bunun ne olduğunu bilmiyorum. İçimdeki ağ sökülüyor. Sökülürken de bir musiki yaratıyor (belki) ve ben önce ruhuma, sonra parmaklarıma, sonra da kâğıda-mürekkebe inen bu musikinin ardı sıra yürümekten, koşmaktan, koşarken düşmekten, ayağa kalkmaktan, derken bir daha düşmekten haz duyuyorum. İşin tuhaf yanı, düşmek, koşmak eyleminin; koşmak da düşmek eyleminin ritmini bozmuyor. Dolayısıyla umut-umutsuzluk ilkesi, birbirini hem tamamlayan-doğrulayan hem de yoran-yıpratan bir kimlikle çıkıyor karşıma. (Ne tuhaf, az önceki cümlenin sonuna düştüğüm noktanın üzerinden on iki saat geçti. Günün yarısı… İlk harfin ‘i’sinin üzerindense tam yirmi dört saat geçti. Şimdi, bir soruya vermeye çalıştığım yanıtın içindeyken bile bedenimle-ruhumla seyahat halindeyken, öteki hayatımın -yazının, asıl hayatımın- çevriminde bir noktada kıpırtısız, ‘tanımlanabilir’ halde durabilir miyim? Durabilirsem, fena. Çok fena. Gecenin, gündüzde; gündüzün gecede saklanması gibi tıpkı; umut, umutsuzluğun; umutsuzluk da umudun içinde. Her şey zıttıyla var ve zıttıyla mümkün, biliyorsun. Dolayısıyla zıtlıklar arasında kurmaya çalıştığım dünya, yazgım olmuşsa (kader değil, yazgı! Odunun içindeki od gibi yaz’gı) varlığımın aklıma ve ruhuma sunduğu bu armağanı gözle görülür/okunur kılmaya mecburum ben de bir yerde. Esasında hiçbirimiz hiç kimsenin öznel yargılarının ‘tam olarak’ bir yerinde durmuyoruz. Halden hale geçmekte olan bir dünyada kendimize bir yer açmaya çalışıyor, açamadığımzda saptığımız ‘mecburi’ yolları bir zaman sonra ‘yazgımız’ olarak kabul ediyor ve bu yolun yolcusu olarak tanınmaktan da nedense mutluluk duyuyoruz. Benim yolum yazmak mıydı, şiirsel bir yazgıyı yerine getirmeye doğru mu açılmaktaydı? Evet, deyip noktayı koysam, başlayacak bir sonraki cümlenin ilk harfinde bunu inkâr edeceğim belki…

Serkan Ozan Özağaç--Serkan Ozan ÖZAĞAÇ: Kanayan Ruhlara Armağan’da kaleme gelen kimi öykülerde ‘aşk’ bir gösterge ve-veya metafor olmaktan öte ‘şimdi ve burada’ bir hakikat olarak okura ulaşıyor. Okurun belleğinin en ücra bölgesine temas edebilecek bir ‘hakikat’ sunumu bu. Diyeceğim şu ki hikaye yazıcılığı ile söz’ün, dolayısıyla aşkın başlangıcına varabileceğini düşünüyor musun?

Seyit GÖKTEPE: Burada, ilk emri ‘oku’ olan, hemen SEYİT GÖKTEPE-ardından kalem üzerine ve kalemin satır satır yazdıkları üzerine and içen bir ‘büyük’ kitabın ilham ettiği aşk’tan söz ettiğimizi ikimiz de biliyoruz sanırım. Aşk’ın hangi manâda ele alındığına bakarak bu soruya farklı yanıtlar verebiliriz, verebilirim. Kanayan Ruhlara Armağan, ‘nesnesinin yokluğunda zuhur eden bir aşk’ın külleri üzerine kuruldu. Bir ayrılığın, daha doğrusu. Belki yaşandı, belki yaşanmadı bu ayrılık – hayatı ilgilendiren bir konu bu. Burada yazının gerçekliğinden konuşuyoruz ve şunu (içeride bir hikâyede kişilerden birinin dediği gibi) biliyoruz ki, her şey aslına döner. Dolayısıyla varılan nokta, esasında yola çıkılan noktadır. Başlangıcın içinde son; sonun içinde başlangıç saklıdır. En basit örneğiyle, ölümün, ölüme giden yolun doğum ile başlaması gibi… Yazı ya da herhangi bir şey-kimse vasıtasıyla aşkın başlangıcına varılabilir mi? Simurg… Bunun başka bir açıklaması gelmiyor aklıma. Bir de elbette şu: Ya yazı aşkın kendisi olmuşsa? O zaman ne yapacağız? Yazdığımız her cümleyle hem o aşka yaklaşacak hem de kattettiğimiz mesafe kadar ondan uzaklaşacağız. Ayrıca belki şu da sorulabilir: Seyit, hikâye mi anlatır, öykü mü yazar? Yoksa sadece ‘söz söyleyen’ bir garip fani midir? Yine içeride dediğim gibi, ben galiba, yaşadığım romanı, duyduğum şiiri hikâye formunda yazmaya çalışan biriyim. Dolayısıyla söz’ün kanımı en çok kaynatan, kalemimi en çok kışkırtan üç kolunu tek bir merkezde buluşturmaya çalışıyorum. Yola çıkalı 15 yıldan fazla oldu. Bu, hayatımın yarısı demek. 15 yıldır yazı yolunda yürüyorum. Biten, yayımlanan her kitaptan sonra ‘kaybettim, şimdi nerede bulmalıyım?’ sorusunu kendime yönelttim ve yanıtını buluna kadar (ya da bulduğumu sanana kadar) hiçbir şey yazmadım. Bu kitaptan sonra da aynı soruyla savaşmakta ve yanıtını aramaktayım. Başlangıç arıyorum her defasında. Söz’ün ve aşk’ın başlangıcına… yeni bir başlangıcına dair bir işaret… ‘Buldum’ dediğim noktada her şey bitecek çünkü. Burada ‘bulmak’ aslında ‘aramak’ eyleminin ta kendisi olarak çıkıyor karşıma. Bulmak eylemi ne kadar meşakkatli olursa, hakikat’e, ‘oku’ ya ve ‘yaz’a ve ‘başlangıçta söz vardı’ ya o derece yakın hissedeceğim kendimi…

Serkan Ozan Özağaç--Serkan Ozan ÖZAĞAÇ: Kanayan ruhların (ya da kanayan ruhlarını edebi eserler vasıtasyıla algılayanların) öykülerden oluşmuş bir armağana ihtiyacı var mıdır?

Seyit GÖKTEPE: Ruh’tan, edebi eser’den SEYİT GÖKTEPE-ve armağan’dan anladıklarımıza-hissettiklerimize göre bu sorunun yanıtı değişebilir. Kaldı ki burada bir de ‘algılamak’ eylemi dâhil oluyor sürece. O zaman yanıt vermek, elbette, daha zor bir hal alır. Bir ruh niye kanar? Hadi, Edip Cansever gibi sorayım: Diş değil, tırnak değil… Bir ‘ruh’ niye kanar? (‘İnanır’ değil, kanar?..) ‘O insanı bir kan pıhtısından yarattı…” Yaradılışımızda kan var. Özümüzde kan var. “Kan var bütün kelimelerin altında’ darken belki Cemal Süreya da bunu söylüyordu. Gözyaşı da kandır esasında. Meni de… Biri, meni, bedenin ifrazatıdır. Biri, gözyaşı, ruhun… Kelimelerle ördüğümüz de ruhun ve bedenin müşterek binası değil midir? Ve böyleyken bütün kelimelerin altında kan’dan daha doğal, daha sahih ne olabilir ?.. Yine, Edip Cansever ‘Kan, her şeyin aslı kan’ derken bunun dışında (bence) başka neyi kastetmiş olabilir?.. Buradan yola çıkar, çıktığımız yolu da içimiz sıra taşıyarak okursak-yaşarsak-yazarsak armağanın kendisine de varmış oluruz zaten. Bizim böyle bir armağana ihtiyacımız belki vardır, belki yoktur -bilinmez. Ama yine de bir ışığa, bir işarete, armağan kabul etmeye hazır bulunduğumuz bir ‘oluş’a ihtiyacımız vardır. Edebi eserler vasıtasıyla algıladığımız ruhlar içinse tek çare, bir yarayı başka bir yarayla sarmaktır. Dolayısıyla, bu da sona yaklaşıldıkça başa dönülecek bir sürecin tanımıdır. Öyküler, şiirler, romanlar, filmler, şarkılar beden-ruh binasının aslına yürüyen, yürürken de ‘kan’ı, ‘yaradılışımızı’, ‘yaradılışımızın altında yatan esrarı’ andıran, anlatan, hatırlatan unsurların başlıcalarıdır. Kanayan Ruhlara Armağan, ateşi ateş ile söndürmeye, yarayı yarayla sarmaya bir çağrıdır… Ve kelimelerinin altında ‘kan’ olduğu kadar, çağrısının coşkusuyla dile gelmiş bir de ‘armağan’ vardır… Kimin heybesi, gönül-zihin haznesi ne kadarsa ona o kadar ulaşır, onda o kadar iz bırakır…


*Granada Edebiyat Dergisi – Aralık 2013 – Ocak 2014 – Sayı: 5

Bir Cevap Yazın