SEVDA DOLU BİR YAZ… Yazan Füruzan… Uyarlayan ve Yöneten Eray ESEROL…

Sevda Dolu Bir Yaz bir öykü aslında aynı adlı öykü kitabından. İlk baskısını 1999’da yapmış. Otuz bir sayfa. Öykü bir annenin ağzından küçük kıza anlatılan çocukluk yıllarını aktarıyor bize. Küçük kızını koluna takıp yıllar önce ayrıldığı köşkün yerinde yükselen apartmana dikiş işi için gelen bir anne.

Füruzan’ın naif bir dille kâğıda döktüğü öykünün üslubu sanırım isminden de biraz tahmin edilebiliyordur. Anlatıcı olan Anne’nin, babasına duyduğu sevgi dolu günleri ve onu yitirmenin zarif acısını son derece şiirsel bir üslupla aktarması, derinde bitmemiş bir özlemin kalp atışları hissediliyor.

Birkaç satırla örnekler vermeyi elzem görüyorum; daha sonra üsluptaki değişimi ve eserin bambaşka bir noktaya çekilmesini eleştirirken kullanacağız bu örnekleri. Niye bu kadar üstünde duruyorum öykünün? Bu bir uyarlama eser olduğundan çıkış kaynağı, ana eser önemli. (Düzeltme yapmadan, aynen aktarıyorum.)

“Pencereme yakın kara dut ağacının dağınık taze dalları, yeni sürgün yaprakları, lodoslarda eğilip camımı okşardı.”
“Odam sıcaktan gevşemiş kayısı gibi kokardı.”
“Sıcakta gevşeyen olgun hokka güllerinin hanımelleriyle geçişerek sarmaladığı kameriyenin oraya gider, arada ir bahçeyi okşayan esintinin sarstığı güllerin, hanımellerinin beni yarı uykulu yapan kokularının dağılışını içim çekerdim.”
“Büyük tahta kapının süslerinden kızıllaşarak elenen güneşin ışıkları içinde, ağır ağır açılmasıyla üstten takılı çıngıraklar tınlamaya başlardı./Babam ince uzun bacakları, hafif terli gepgenç yüzüyle, çimenlerin, hüsnüyusuf kümelerinin, aslanağızlarının iki yandan sınır çektiği yolda birden görünürdü.”

Büyükçe bir köşk bahçesinin doğal, neredeyse pastoral havasının öyküye olanca gücüyle katılması ister istemez üslubu yumuşatıyor. Zaten anlatıcı olan Anne (Şeyda AKOVA BALCIOĞLU) tek bir vurgusunda bile kötü bir his yansıtmayacak kibarlıkla kullanıyor kelimelerini. Anne’nin hatıraları hâlâ sıcak, duygulu. Ne var ki böylesi naif bir öyküden yer yer gerilime varacak bir uyarlama çıkarılmış. Eserde hiç konuşmayan Kız çocuğunun (Yaprak Selin ONAT) drama geçişle konuşturulması sahneleme açısından uygun olabilir; ama kavgacı bir karakterin benimsenmesi bence yanlış bir tercih. Eserin bütün havasını yok etmiş. Anne sevinçleri, kırgınlıkları ve hayata bakışıyla olumlu bir tablo çizerken kızın saldırgan, edepsiz tavırları Füruzan’ın kalemine de halel getiriyor sanki. Hatta küçük kızın epey bir küfürbaz olduğunu söylemek mümkün.

Temsil kitapçığında belirtildiği gibi: “…dram sanatında gördüğümüz gibi, Kız çocukta bir değişim, Anne ile aralarında bir çatışma, bir değerler karmaşası, kişisel arzular, yeni bilgileri öğrendikçe dönüşüm gösterme gibi farklılıkları öyküde göremeyiz…” Doğru, zaten öykü bunun üzerine kurulu değil, yukarıda değindiğim gibi öyküdeki çatışma, Anne’nin kendine itiraf edemedikleri; ancak bizim her satırında hissettiğimiz gizli bir çatışma. Sevda Dolu Bir Yaz gerçekte Anne’nin hayatındaki en önemli dönemeç, bunu kendine itiraf edemeyen Anne babasına duyduğu sevgi ile çocuksu hayallerinin bitişinin çatışmasını yaşıyor. Sevda dolu bir yaz mı, yoksa sonun başlangıcı mı?

Tam da bu iç çatışma yok edilerek Kız çocuğu dramatik karaktere bürünüyor ve Anne’nin kendine soramadığı, itiraf edemediği gerçekleri dillendirmek adına oyuna katılıyor ve bu sayede Anne’de örtülü kalmış iç çatışmanın gün yüzüne çıkmasını sağlıyor. Anne’nin diğer yanı… dememiz gerekirken konuşmalarında Anne’nin kızını mat ettiğini görüyoruz hep. Kız tüm tavırlarında Anne’ye hak vermek durumunda kalıyor. Üstelik kız hiç de Anne’nin iç sesi olabilecek görgü ve terbiyede değil. Kız, Anne’nin duygu dünyasını ancak madde dünyasındaki kazanımlarla olumlama gayretinde. (Bu durum temsille hiç alakası olmayan bir çıkarıma götürebilir bizi, kuşaklar arası çatışma.)

Kız’ın neden böyle yorumlandığını kitapçıktan çıkarmaya çalışalım o halde. Oyun kitapçığında edebi karakterin drama aktarılmasındaki değişim teorik manada güzel biçimde aktarılmış.

 “…Ancak dramatik olanda okurun hayal gücüne yardımcı ve bazen de ters düşen bir somutlaştırma geçerlidir. Sahne gerçekliğinin ve içerdiği değişkenlerin yardımıyla bir bedene bürünen edebiyat, artık özgür bir hayal gücüne izin vermez. Bir beden haline gelişle beraber artık zihinsel olan ile fiziksel olanın çatışmalarını içinde yaşamaya başlar ve bunu seyirciye aktarır…”

Teorik manada başarılı; ancak pratikte açıklamanın Kız için geçerli olduğunu sanmıyorum; çünkü öyle bir karakter yok. Anne karakteri öyküdekine birebir tutmuşken Kız’ın böyle sinirli, saldırgan bir tip olarak yaratılması ilginç.

Üstelik Kız için oyuncu seçimi de sıkıntılı. Metindeki küçük kız çocuğu rolü üniversite çağlarındaki bir genç kıza çevrilmiş. Ve genç kızı oynaması gereken Yaprak Selin ONAT (kendi twitter hesabından tahminle) 1968 doğumlu. Bu tercihi Anne’nin çatışmasına bağlamak adına, yani kendini sorgulayan ikinci bir Anne olarak mı düşünmek gerekiyor acaba? (Öyle bir kaygıyla yola çıkıldığını düşünmüyorum.) Ama öyle bile olsa ciddi biçimde bir uyumsuzluk var. Tamam, ONAT yaşını göstermiyor, minyon, sempatik ve sesini olağanüstü başarılı kullanıyor; ama lütfen yani… 20 yaş rolünü de 50 yaşındaki birine verip 20 yaşı canlandırmasını beklemeyelim. Ne kadar zorlarsanız zorlayın beden dili bir yerden, bir şekilde gösteriyor gerçeği. 20 yaşı canlandırmasa da Anne’nin olgunluğuna yakın dursa kurtarır yanı olacak belki… Bence olmamış maalesef! Bir yere konduramadım.

Oyun içindeki oyunlaştırmalar geçtiğimiz dönem sahnelenen YERLATINDAN NOTLAR’daki gibi veya GAYRİ RESMİ HÜRREM’deki gibi oturmuş değil. Nedeni bence şöyle açıklanabilir: Bir çocuğu canlandırmak ya çok sevimli olur seyirciyi güldürür ya çok çok sevimsiz olur seyirciyi iter. Bir dramda çocuğunu olgun bir kadın tarafından canlandırılması benim gözüme pek çekici gelmedi açıkçası.

Anne’yi canlandıran Şeyda AKOVA BALCIOĞLU’nun oyunculuğu bence temsildeki en keyifli unsur. Yansıtmak istediği karakterin çözümlemesini fotoğraflardan bile yapabilmemizi sağlıyor. Rolüne çok yakışmış ve rolünü çok iyi taşıyor.

Sinevizyon uygulamasını beğenmedim. Çok zorlama bir ekleme olmuş gibi duruyor. Hiç yeri değilken üçüncü bir kişi katılmış temsile. Üstelik o zamana kadarki sahne algısını yıkıp geçiyor ve bütünlüğü bozuyor. Işığında değişmesi bir anda sahnedeki sempatiyi alıp götürüyor kanımca.

Temsilin sonu ne yazık ki tam felaket. Kız öyküde anlatılan bütün düğümleri çözüyor ve hiç kaleme bile alınmamış sonuçlar çıkararak, yukarıda değindiğim üzere, duygu dünyasındaki çatışmayı madde dünyasına çekerek miras meselesine bağlıyor. Avrupa mahkemelerinde koşmalar, DNA testleri, trafik kazasında ailece ölenler, babanın operasyonda şehit olması, sahnede Türk bayrağı açılması vs… Nihayet sahne metni çağın deliliklerine kapılıp en sonunda “Bu gördüğün apartman dairesi artık bizim!” saçma cümlesiyle huzura(!) erdiriyor bizi. 1980’lerdeki Türk filmleri mutlu sonu gibi kısacası. Okurken sonunu hiç merak etmediğim, sonunu merak ettirmeyen bir öyküden nasıl böyle bir sonuca varıldığını çözemedim. Öykü kendi zarafetinde kalsın, verilmek istenen bu değil ki!

Eserin adı ne Sevda Dolu Bir Yaz; ama bence temsildeki üslup ve sahneleme o sevda kelimesindeki vurguyu silip süpürüyor.


*Fotoğraflar Devlet Tiyatroları sitesinden alınmıştır.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*
*
Website