RIGOLETTO… bir Giuseppe Verdi şaheseri. Victor HUGO’nun Le Roi s’Amuse rigoletto-afiş(Kral Eğleniyor–1832)adlı tiyatro oyunundan uyarlanmış. Verdi ve libretist F. M. Piave 1850’de işe soyunduklarında eser sakıncalı olduğu için uyarlama yapmak zorunda kalmışlar. Dönemi düşünün ki esere isim olarak Lanet ismini uygun gören Verdi’nin bu seçimi gelişine sansür yemiş. Ve eser bugünkü halini almış… bir bakıma hayırlısı olmuş…

Rigoletto, aslında hiç olmadığı bir insan kimliğine bürünen birinin çıkarları uğruna (veya koşulları gereği) büründüğü kimliğiyle semeresini sürdüklerinin ceremesine katlanmaya da hazır olması gerektiğini hatırlatıyor bize. Rigoletto kambur bir soytarı. Kambur olduğu için ve kızını korumak içgüdüsüyle mi bu yolu seçmiş, yoksa bu yolu seçtiği için mi kambur olmuş acaba? (Lütfen tartışıp, kısa bir kompozisyon yazınız.) Hayatı boyunca Dük’ün yanında ona espriler yapmış, onu eğlendirmiş, onlarca insanı aşağılamış, alaya almış Dük’ün kanatları altında olmanın rahatlığıyla. Dük dediğimiz zat protokol icabı Kral’dan sonra gelen en soylu kişi. Ve sen Rigoletto, Dük’ün himayesinde bile olsan ne kadar alay edersen, o kadar da düşman kazanırsın. Rigoletto’nun seveni yoktur; herkes gizliden gizliye bir intikam arayışındadır.

rigoletto1Kızını baştan çıkarıp namusunu kirlettiği Monterone lanet okur hem Dük’e hem de onunla herkesin ortasında alay eden Rigoletto’ya. Rigoletto bu lanete çok takılır, sanki o güne kadar yaptıklarının cezasını çekeceğinin işaretidir o lanet. Korkar, başına gerçekten bir lanet geleceğinden, kızına bir zarar geleceğinden korkar..Gerçekte Rigoletto hiç istemediği bir hayatı yaşamaktadır ve buna mecbur olduğunu bilmektedir; şartlar altında ezilmiş, mutsuz Rigoletto bir de lanetin baskısını hissetmeye başlar.

Rigoletto’nun bir kızı vardır, Gilda ve hepi topu odur tüm varlığı, gözünden bile sakındığı hayat ışığıdır; çünkü onu seven belki de tek kişi kızıdır. Kızını kaybettiği takdirde tek sevenini yitirme korkusu Rigoletto’nun en büyük korkusudur.

Uçkuruna yaşayan çapkın Dük kızı kilisede görmüş ve tuzağına rigoletto2düşürmek için yanıp tutuşmaktadır ve hatta ilk adımı atmış Rigoletto’nun hizmetçisinin yardımıyla gizliden gizliye kızın evine gidip kızı aşk yalanlarıyla sarhoş etmektedir.

By the way, intikam ateşiyle yanıp tutuşan hasımları Rigoletto’yu takip ederken kızını görür ve Rigoletto’nun bir sevgilisi olduğunu düşünerek onları öldürmek yerine kızı Dük’e ikram etmek için kaçırmayı planlarlar. Böylece milletin karısına kızına sarkan çapkın Dük aynı tarifeyi Rigoletto’ya da çekmiş olacaktır. Neresinden baksanız tam bir ahlaksızlık sarmalındayız.

Bundan sonrasını anlatmayayım…

rigoletto4Kadroyla ilgili şunu söyleyebilirim Rigoletto’da Eralp KIYICI tek kelimeyle olağanüstü. Rigoletto’nun mutlu görünmeye çalışırken acıdan kan ağlayan ruhunu ifade eden o muhteşem (resitatif) bölümü esere yakışır şekilde muhteşem yorumluyor. Senenin performansı olmaya aday. Yaşadığı yıkımı; buna karşın dik durma çabasını buram buram hissediyorsunuz. Çetin KIRANBAY’ın yorumu da mimikleriyle hoş, pekişiyor; fakat Eralp KIYICI bambaşka. İlk gösterimde izlediğim ve çok kötü bir La Donna é Mobile yorumuyla İhsan EKBER’in kadrodan çıkarılması beni şaşırtmadı; Tosca’da gayet başarılıydı bence. Yerine Şenol TALINLI düşünülmüş ki tam isabet, yalnızca duruşuyla bile rolü çıkarabilir.

Dük’ü canlandıran Murat KARAHAN’dan bahsetmiyorum bile artık. Hayranıyım. Herkes hayran. La Donna é Mobile ile gönüllerde taht kuruyor. Birden bire kilo almasaydı daha yakışıklıydı ya, neyse. Tosca’yı seyretmeye gittiğimizde, antrakta kendini rolüne kaptırıp karıma gülümseyerek ‘İyi akşamlar’ dediği an ağzını burnunu dağıtmadıysam sanatına, sesine saygımdandır. Murat KARAHAN dünya çapında bir şöhret olduğunda sırf bu iradem sayesinde opera tarihinde yer alacağımı düşünüyorum.

Tek talihsizliğim üç kez gitmeme rağmen Görkem Ezgi YILDIRIM’ı rigoletto3seyredememiş olmam. Bayanlarda tartışmasız bir numaram. Sesiyle, duruşuyla tam sahne kadını. Gilda rolünde izlemek istiyorum. Umarım Sahne Amirliği bir gün telefona cevap verir de kadroyu önceden öğrenebilirim, yoksa Görkem Ezgi YILDIRIM’ı yakalayacağım diye sezon boyunca tüm Rigolettolar’a gitmek zorunda kalacağım. Açıkçası Gilda’da Çiğdem ÖNOL’u hiç beğenmedim; bağırıyor, çığlık atıyor sanki. Esra ÇETİNER daha içli, daha naif bir oyun çıkarıyor, role daha uygun kanımca. Katil Sparafucile’de Tuncay KURTOĞLU’nu tabii ki tek geçerim; ama çok etkin bir rol değil. Pek fazla rolü olmamakla birlikte Maddelena’yı canlandıran Oylun ERDAYI da dikkat edilmesi gereken bir oyun çıkarıyor. Ve son olarak korolar çok keyifli.

Gelelim oyunla ilgili eleştirilerime:

rigoletto5Rigoletto bizim sahnemizde farklı(!) bir yorumla sahnelenmiş… diyorlar. Temsilin başlangıcında ‘Napoli-1924’ yazıyor perdede. Sahneye koyan Yekta KARA eser kitapçığında “…güç-şiddet, iktidar-çıkar ilişkilerini yine İtalya’da, ancak farklı bir dönemde, operanın ana temasıyla çok iyi örtüştüğüne inandığım mafya ortamında aktarmak istedim.” diyor. Bir röportajında ise “Eseri asıl mesajına sadık kalarak 1920’lerin Napoli’sine taşıdım. Napoli mafyanın merkeziydi. Kadının metalaştırıldığı erkek egemen bir kültürü temsil ediyordu” diyor.

Oyunun ana teması konusunda Yekta KARA ile kesinlikle aynı fikirde olmadığımı belirtmekle birlikte, Mafya yorumunun 1982 yılında Jonathan Miller yapımcılığında English National Opera’da sahnelendiğini hatırlatmak isterim. Tek fark, İngiltere’deki Rigoletto’nun takvimi 1950’lerin İtalyası’nı gösteriyor. Yani Yekta KARA yorumunun pek orijinal bir fikir olmaması şöyle dursun, kupkuru zevksiz bir sahneye bizleri mahkûm ediyor. Mafya mekânı güya; ama arka plan sarayı andırıyor. Gözünüzde bir Frank Sinatra filmi canlandırın ve sonra Frank Sinatra’nın Buckingham Sarayı’nda şarkı söylediğini düşünün. Evet, öyle…

Mafya’ya uyarlanan temsilde cesaret gösterilerek bazı rigoletto6değişiklikler yapılabilirdi, yapılmalıydı bence. Yorum dediğimiz, etkileyici olmasını umduğumuz tavır sadece kostümleri değiştirmenin ötesine geçemiyor aksi halde. Neden mi? Meselâ Mantua Dukalığı’nın 1797’de sona erdiğini bile bile 1924’ün Napoli’sinde Mantua Dük’ünü canlandırmak biraz ilginç olmuş. Kaldı ki 1920’ler için Mussolini fırtınasının başlangıç yılları diyebiliriz. Öyle bir dönemde Dük olmak… sıkar. Tabii koca eserde Dük yerine başka bir ifade kullanmak da eseri bozar mı bilemem! Mesela Baba (The Godfather)fena olmazdı sanki… Bugünün Türkiye’sine göre Dük’ü Bakan, Rigoletto’yu da Bakan Yalakası şeklinde yorumlasalar işte ben o yorumu ayakta alkışlardım… ama günümüz Türkiyesi için fazla zorlu bir talep olduğunun farkındayım; ertesi gün bütün ekibi, hatta DOB yönetimini savcıya ifade verirken bulabilirdik.

Klasik uyarlamaları izlediğim zaman ise fark ettim ki açılış sahnesinde bir eğlence, bir curcuna… Bizim yorumda herkes ayakta duruyor, altı tane sandalye, kadınlar oturuyor, ayaktaki üç beş kız da güya sağa sola gidip erkekleri peşlerinden sürüklüyorlar. Herkesin belinde silâh. Kuru ve zevksiz bir açılış, ne olup bittiği anlaşılmıyor bile. Dediğim gibi, Mafyalar sarayda; sanki zamanda yolculukla oraya düşmüşler.

rigoletto7Rigoletto’nun çok farklı yorumlarını izledim, sizler de birçoklarını internetten bulabilirsiniz; ama inanın bana hiçbiri bizimki kadar zevksiz bir dekor anlayışıyla sahnelenmemiş. DVD’sini edindiğim Michael MAYER prodüksiyonunda 1960’ların Las Vegas’ı tercih edilmiş. Ne şâşâ! Tam Las Vegas. Bizim Dük’ün ne olduğu belli değil; oysa Vegas’taki Dük’e de Dük diyorlar, ama adamın o kumarhanenin patronu olduğu anlaşılıyor. Rigoletto ve Dük’e lânet okuyan Monterone bir Arap iş adamı kimliğinde canlandırılmış, ‘sheikh’ yani ‘şeyh’ diyorlar; gayet cesur bir tercihte bulunulmuş, farklı yorum ancak böyle oluyor işte. Bizde Dük kızın yanına giderken yine canti, yine Dük; halbuki kıza fakir bir öğrenci olduğunu söylüyor. İngiltere’deki mafya yorumunda ise kızın yanına giden mafya deri ceket, altına kumaş pantolonla James Dean görüntüsünde, tam o dönemin gençliği. Keza Vegas yorumu. Diğer yorumlarda bir tutarlılık, bir bütünlük görülüyor. Tek tek inceledikten sonra bizdeki temsilin üstünde ayrıntılı düşünülmediği duygusuna varıyorsunuz.

Son olarak, demir yığınına, kötü bir görüntü veren inşaat iskelesine(!) ne diyeceğimi bilemiyorum. İçerdiği hiçbir sahneyle bütünlük sağlayamayan itici bir yapı, adeta sanayi devriminden yeni çıkmış bir açgözlülüğü, görgüsüzlüğü yansıtıyor…

Her şeye rağmen bir de karşı tarafın gözünden bakmak gerekiyor, ben böyle düşünüyorum; ama sahneye koyanlar ne düşünerek bu noktaya geldiler kim bilir.

SON SÖZ: Gidip görün… eser muhteşem, Eralp KIYICI ve Murat KARAHAN muhteşem… Opera iyidir, gidin.

Hatırlatma: Rigoletto hakkında yazacaklarım bitmedi sanki…

*Fotoğraflar Devlet Opera ve Balesi sitesinden alınmıştır.
Bu yazının kategorisi OPERA.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*
*
Website