ORKESTRA… Yazan: Arthur MILLER… Çeviri: Yıldırım TÜRKER… Yönetmen: Ayşe Emel ORKESTRA - AFİŞMESCİ…

“Auschwitz” desem konuyu özetlemiş olurum sanırım… İkinci Dünya Savaşı’nda Yahudilerin toplandığı Nazi toplama kamplarından belki de en bilineni Auschwitz…

Benim ısrarla tiyatro salonu olmadığını iddia ettiğim İrfan Şahinbaş Atölye Sahnesi’nde sahnelenen ve bir türlü merkez sahnelere gelmeyen ve gelemeyecek kadar devasa bir dekor kullanan bir oyun Orkestra.

Oyun öncesi gibiyken, oyuna beş dakika kala daha binanın ana girişinde düzenlenmiş bir restoranda bir piyanistin (Alperen YALÇIN) dönem şarkılarını dinlemeye başlıyoruz. Sonra ona bir şarkıcı (Leyla Melda GÖKSUN) eşlik ediyor. Restorana bir kadın geliyor. Garson (Engin BOSTANCI) o kadını çok eskiden tanıyor, hatırlıyor. Bu arada biz seyirciler ayaktayız, ne olacağını merakla bekliyoruz. Kadın ünlü şarkıcı Fania Fenelon (Zeynep HÜROL). Auschwitz’den kurtulmayı başarmış ve orada tanıştığı arkadaşları Etalina (Aysın IŞIMER) ve Helene (Özge MİRZALI) ile yıllar sonra buluşacak. Buluşuyorlar, tam sohbete başlamışlarken geçmişin acısıyla sarsılıyorlar ve hareketlenmeyle anılara geçiyoruz. orkestra-9Biz seyirciler ayakta durmuş restorandaki kurguyu seyrederken aramızdan bağıra çağıra, coplanarak esirler götürülüyor sahneye. Geçmişe ilk adımı atmış oluyoruz. Ve askerler ite kaka, “Daha çabuk!” diye bağıra çağıra bizi salona davet(!) ediyorlar. (Not: Ne kadar itiraz edip Müslüman olduğumu söylemeye çalışsam da dinlemediler, mâdem bilet aldım beni de ite kaka salona yerleştirdiler.)

Salona geçmeden önce ara bölmede bir tren vagonu görüyoruz. Götürülenler o vagona bindirilmişler. Nereye gittiklerini, niye orada olduklarını bilmeyen, bir anlam vermeyen insanlar vagonu. Vagon boşalıyor, Auschwitz’e geliyoruz ve biz de boşalanlarla birlikte sahneye geçiyoruz. Silahlar patlıyor, bağırış çağırış, hır gür, gerçek Alman kurtları (İnka ve Siyu)* eşliğinde salona yerleşiyoruz. O an “Allah’ım, şuradan sağ salim kurtulsaydım…” diye düşündüm. Bazı seyirciler gerçekten öyle düşündü; zira tespit ettiğim kadarıyla oyunun kimi aşamalarında seyircilerin arasında canlandırılan gerilim bazı insanları rahatsız etti. Tartışmak gerekir: Seyirci katılımlı olacak diye, seyirci hissetsin diye bu kadar zahmet, iç içe olmak biraz abartılı mı acaba? Korkum o ki bir gün genelev kadınlarını anlatan bir oyuna gideceğim ve namusu yitirip çıkacağım salondan.

Salonun çevresi tel örgülerle çevrilmiş ve tipik bir toplama kampının ortasındayız orkestra-11sanki. Nihayet oyunun sahne kısmı başlıyor. Başlıyor ve girişte yaşadığımız o hengâme, ateş kayboluveriyor. Kuru bir oyuna dönüyor. Az önce biz oyunun içindeydik, salona geçince dekor normal bir sahnede olması gerekenden bile daha geriye gitti, birden oyundan koptuk. Uzaklarda bir yerlerde bir tiyatro oynanmaya başladı. Oyun esnasında daha da uzaktaki ekranda döneme ilişkin, insanın içini kaldıran esir kampı görüntüleri, ceset yığınları vs. gösteriliyor. Sahneden ekrana doğru yaşanan bu değişimler gerçekleri çıplaklığıyla ortaya koyuyor; fakat seyircinin anlık değişimlere çabucak adapte olabildiğinden şüpheliyim. Bu kopuklukla ve -bir sonraki paragrafta değineceğim- metinle birlikte doksan dakikalık ilk perdenin gereğinden fazla uzun olduğu kanaati herkeste oluşmaya başlıyor ki orkestra sesini fırsat bilip konuşmalar, sağa sola dönmeler, yelpazelenmeler, su içmeler, saate bakmalar…

orkestra-5Oyunun orijinal adı Playing For Time. Ben bunu Zamana Çalmak şeklinde tercüme ettim. (Kitapçıkta Zamana Karşı Çalmak yazıyor.) Anlam olarak ‘zaman kazanmak amacıyla çalmak’ ifadesi olduğu oyun seyredildiğinde anlaşılıyor. Ama açık değil. Olayın temelinde orkestra yattığı için oyunun adı Orkestra olarak tercih edilmiş. Eserin Türkçesi yok, okuyamadım. Dinleyerek bir eser hakkında yorum yazmak yanlış; ama bir takım acıları kaleme almaya çalışmış ve o acıları tam yerli yerine oturtamamış bir eser gibi geldi bana. (Kitapta yazan kimi unsurlara oyunda yer verilmemiş de olabilir.) Çok özel bir şey yok. Belki de bundan zamanı sorumlu tutabiliriz; çünkü eser 1980 yılında yazılmış. O dönem için yeni bir çalışma sayılabilir; ancak o zamandan bu zamana biz hiç izlemediysek on, on beş tane ‘Yahudi vs. Nazi’ konulu film, defalarca belgeseller, tartışma programları seyrettik. Tüm o seyirlerden sonra bu eser bende çok büyük bir etki yaratmadı.

Toplama kampındaki Orkestra’yı müzisyen Alman bir aileden orkestra-1gelen Alma Rose (Funda GÖKGÜCÜ) yönetiyor. Orkestraya sonradan katılan Avrupa’nın tanınmış sesi Fania Fenelon (Zeynep HÜROL) düzenleme yapmayı bildiği için yeni bir hava getiriyor. Bu büyük bir yaşama umudu demek; çünkü orkestrada çalanlar komutanlar için konserler veriyorlar; şayet komutanlar aynı müzikleri dinlemekten sıkılırlarsa veya müzikleri, icraları beğenmezlerse bu orkestranın ve dolayısıyla orkestrada çalanların sonu olacaktır. Daha çok çalışmaları; hatasız, dinlenebilir ve kendini yenileyen bir orkestra olmaları lazım.

orkestra-10Burada beklenen çatışmayı yakalıyoruz. Müzisyen bir aileden gelen kemancı Alma Rose’nin amcası ünlü klasik müzikçi Gustav Mahler. Alma Rose kendi tabiriyle ‘hayatını müziğe adamış’ biri; ancak amcası gibi elde ettiği büyük bir başarısı yok. Şimdi ise emrinde bir orkestra var ve o bunu en iyi şekilde kullanarak kendini bulmak, hak ettiğini düşündüğü yılların birikimi emeklerinin karşılığını almak istiyor. Biraz sert biçimde de olsa yönettiği orkestrasıyla hem başarıya ulaşmak hem de hayatta kalmak çabasında. Oysa Fania Fenelon’un böyle bir derdi yok. O daha insanı değerlerden yaklaşarak ahlaki bir sorgulamada. Fania insani yaklaşımı ile orkestra üyelerinin de gölünü kazanıyor ve gizliden gizliye iktidar savaşı başlıyor. Ve bu iktidar savaşı öyle bir hal alıyor ki fazladan verilen ekmekleri engelleyerek güç gösterisi taslamaya dönecek kadar.

Şimdi ben böyle anlatınca siz olayların tamamen bu çerçevede geliştiğini orkestra-7sanabilirsiniz; değil. Orkestranın getirdiği çatışmalar, çekişmeler, sorunlar eserde çok yoğun değil. İşte temel eleştirim burada olacak, çünkü bence bunun için eserin adı Orkestra değil, Playin For Time/Zamana Karşı Çalmak. Oyun sadece Orkestra’yı anlatmıyor, orkestra dışında hayatta kalabilmek için askerlerle düşüp kalkan Marianne (Özlem GÜR) kendi müziğini çalmaktadır aslında ya da hayata bağlılığını duyduğu hiddetten alan Etalina (Aysın IŞIMER) kendi müziğini çalmaktadır. Alma Rose zamana karşı çalmayı başarıyla tamamlayabilen tek kişiyken başkasının müziğine kurban gitmez mi? Karşı cephede Nazi görevlisi, kamp amiri Frau Schmidt (Mehtap ÖZTEPE) kamptan kimsenin ayrılmasına göz yummayarak zaman karşısında kendi müziğini çalmaktadır; onun zamana tutunması, hazzı ancak gizli iktidarıyla mümkündür. Ve hattâ sert, despot ve çekici kadın komutan Mandel müziğe olan ilgisiyle, ama daha çok Fania’ya duyduğu aşkla, yanına alıp kurtardığı küçük çocuğa duyduğu aşkla kendi müziğini çalmaktadır. (Gerek çocuğun şapkası gerekse tipi Thomas Mann’ın Venedik’te Ölümü’nü** hatırlattı bana. Bilinçli bir tercihle Mandel’in çocuğa olan aşkı mı vurgulanmak istendi, yoksa ben mi öyle çözümledim, bilemiyorum.) Aslında herkes zamana karşı bir takım beklentiler içerisinde, herkesin kendi müziği var; elbette vurgu orkestrada, çatışmaların temelinde orkestra var, elbette orkestra kendisi olmanın dışında önemli bir araç; ama eseri yalnızca somut bir orkestraya bağlı yorumlarsak basit bir konu anlatımından öteye geçemeyiz diye düşünüyorum.

orkestra-4Yönetmen Ayşe Emel MESCİ farklı dekorlarla çalışmayı, kalabalık kadroları seviyor. Bu sene seyrettiğimiz Kerbela, önceki senelerde seyrettiğimiz Çığ da böyle eserlerdi. Ve eserleri uzun uzun yorumlamaktan ayrı bir haz aldığı da muhakkak.

Dikkatimi çeken birkaç oyuncudan söz etmeden geçemeyeceğim. Sanırım aldığı alkıştan anlaşılacaktır ki kadın komutan Mandel’i canlandıran Miraç ERONAT harika bir oyun çıkarıyor. Müthiş gerçekçi. Oyunun başında pelerininin altından özel bir koreografi ile kendini gösteren ERONAT daha o aşamada bende Ölüm Meleği çağrışımı yaratmıştı, ister istemez öyle düşünmüştüm. Oyun ilerledikçe Miraç ERONAT’ın tutarlı ve harika bir oyun çıkardığını gördüm. Sahnedeki duruşu ile yalnızca rol icabı orkestra üzerinde değil, aynı zamanda sahne üzerinde de tam bir hâkimiyet kuruyordu. Alma Rose rolünde Funfa GÖKCÜNÜ’nü bu sene İşte Baş, İşte Gövde, İşte Kanatlar’dan hatırlıyoruz. Oradaki olgun oyunculuğunu burada da dört dörtlük sergilemeyi başarıyor. Marianne’i canlandıran Özlem GÜR, Frau Schmitd’i canlandıran Mehtap ÖZTEPE rollerini hakkıyla yerine getiren oyunculardı. Etalina’yı canlandıran Aysın ISIMER saldırgan oyunculuğunun yanı sıra final sahnesinde verdiği sesle çok iyiydi. Sessiz sakin bir tavırla, tüm soğukluğuyla Nazi Doktor Mengele’yi canlandıran Okan İRKÖREN’in Yiğit BULUT’a benzerliği dikkat çekiciydi. İRKÖREN sözü az rolünü duruşuyla vermeyi başardı bence. Bir de tecrübe konuştu: Deli bir tutukluyu canlandıran Erkan ALPAGO hepi topu on beş, yirmi saniye göründü; ama gerçekten göründü; mükemmeldi.

Son olarak, gerçekten merak ettiğim bir soruya cevap arıyorum: Eserin orkestra-8kendisinde flütçü Sosyalist Enternasyonal marşını çalıyor mu, yoksa yalnızca yönetmen MESCİ’nin sosyalist geçmişinden ötürü bir tercih mi?

Tesislere gideceklere küçük bir ipucu: İki hafta sonra, ne yazık ki tiyatro mevsimi bittiğinde, sarı sarı kayısılar sarkacak dallardan. Kayısılar çekirdeğe dönmeye başlamış bile, daha tam oluşmadan birkaç yeşil kayısı indirin mideye.

Sonsöz: Çok emek harcanmış. Gidip bir görün bakalım Nazi kampında olmak nasıl bir hismiş.

 


*Alman kurtlarına isim olarak soykırıma uğramış milletlerin isimlerinin verilmesi de mânidar.
 ** Hatırlayacağınız üzere Thomas Mann, Venedik’te Ölüm romanında bir müzik profesörünün tatil için gittiği Venedik’te ergenlik çağına henüz adım atmış, görüntüsüyle kız mı erkek mi olduğunu sorgulatan bir Çek çocuğa beslediği platonik aşkı anlatmakta ve bu aşk üzerinden bir müzisyenin sanat anlayışını sorgulamaktadır.
** Fotoğraflar Devlet Tiyatroları‘ndan.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*
*
Website