MEZARSIZ ÖLÜLER – TATBİKAT SAHNESİ ANKARA 🎭🎭🎭🎭

MEZARSIZ ÖLÜLER… Yazan Jean Paul SARTRE… Özgün adı Morts MEZARSIZ ÖLÜLER (AFİŞ)Sans Sépulture… İngilizceye Men Without Shadows adıyla çevrilmiş… Yöneten Erdal BEŞİKÇİOĞLU…

Oyun 1944 yılında, işgal altındaki Fransa’da geçiyor. Oyunun siyasî kısmının pek önemi yok. Dönemi bilmeden de seyredebileceğiniz bir eser; çünkü ana teması işkence ya da siyasî baskı vs. değil; tam SARTRE tarzı bir varlık, tercih sorgulaması. Merak edenler için yine de kısa bir dönem açıklaması yazacağım:

1941’de Almanya Fransa’nın kuzeyini işgal eder. Bizde bir dönem İngiliz Mandası’nı savunan omurgasızlar olduğu gibi Fransa’da da böyle omurgasızlar vardır ve Almanya güdümünde Vichy Hükümeti’ni kurarlar –daha doğrusu atanırlar. Yöneticiler Fransız ama yönetim Alman’dır. 1944 yılında gelişen ayrıntısına girmeyeceğim olaylar nedeniyle Almanya tüm Fransa’yı işgal eder. Vichy Hükümeti doğal olarak tüm ülkeyi yönetmeye başlar. Oyun bu dönemde Fransa’nın bağımsızlığı için çarpışan direnişçiler ile Fransa’nın yönetiminde olan Vichy milisleri arasında geçmektedir. Milis dediğimiz, orduya yardımcı olan silahlı halk gücü. Dikkatinizi çekerim, işkenceye maruz kalanlar Fransızlardır ve işkence edenler de Fransızlardır. İşkence deyince hemen aklınıza T.C. tipi resmi kurum işkencesi gelmesin, kabaca söylemek gerekirse Alman yalakası Fransız halkıdır işkenceyi yapanlar.

SARTRE olursa elbette düşünmek, sorgulamak olacaktır işin içinde. SARTRE’ın büyüklüğü buradadır. SARTRE biat kültürünü bilmez, ezberci değildir, tartışmaktan korkmaz, sorgulatmayı sever, üstünü örtmekten tiksinir. Hani, imkân olsa oyundan çıkınca her sahnesini tek tek düşünüp konuşsak.

erdal-besikcioglu-tatbikat-sahnesi-mezarsiz-olulerTercihlerimiz kime, neye göre? Bizim tercihlerimiz mi? Nereye gidiyoruz? Amacımız ne? Doğru ne? Ahlâk mı? Nereye kadar, sınır ne? Ahlâkın varlığımızdaki yeri ne? Kimin ahlâkı? Bir doğru var mı gerçekten? Sorumluluğumuz ne, nereye kadar? Varlık sonrası yokluk mu? Bizi var eden ne? Bütün bir varlık mı var acaba?

Her bir soruyu sordum, soruyorum, soracağım? Size tavsiyem eseri okumanız ve mutlaka okumanız. İnsanı var eden, kendisiyle kavga ettirten, kendisiyle barıştıran eserlerden biri Mezarsız Ölüler. İnsana kendini ve insanı keşfettiren bir eser Mezarsız Ölüler. Hem hayata bakışınızı; hem de olaylar karşısındaki bencil, insanî ve toplumcu yaklaşımınızı sorgulamaya zorluyor sizi. Belki de nasıl acı çekeceğinizin yolunu gösteriyor size. Özellikle şu günlerde, hemen yanı başımızda, hattâ içimizde devam eden, terör, savaş, savaş çığırtkanlığı, sokak olayları, gösteriler bu oyunu yorumlamamıza yardımcı olmak adına ne yazık ki mükemmel bir lâboratuar niteliğinde.

Özgün eserde tavan asarında tutsak edilen direnişçiler BEŞİKÇİOĞLU yorumunda bir morgda tutulmaktadırlar. Oyunun başında ölüm temasını insanın zihnine silinmemecesine kazıyan başarılı bir dekor tercihi bence. Direnişçiler henüz sağlar; ama belli ki ölecekler. Nitekim bu temanın gücünü kaybetmemesi adına oyundan diğer bazı sahneler erdal-besikcioglu-tatbikat-sahnesi-mezarsiz-oluler-1çıkarılmış. Milislerin aralarında geçen konuşmalar böyle bir yorumda gereksiz ve bütünlüğü dağıtıcı bir etki yaratabilirdi. Bu sahnelerin oyundan çıkmasıyla tek perdede gerilimin ve atmosferin dağılmasına izin vermeden akıcı, -olumlu manâda- yorucu, gerici, düşündürücü, sorgulatıcı harika bir Mezarsız Ölüler yorumu çıkmış ortaya. Yorumu için Erdal BEŞİKÇİOĞLU’na kocaman bir teşekkür.

Efektlerle güçlü, etkileyici bir açılış sahnesi. Morg raflarından sırayla çıkan direnişçiler. Ve sanki her bir direnişçi çektiği acıları bize aktararak çıkıyor kendi rafından. Dekor ve oyunculuk kaynaşıyor, ürkütücü morg havasını teneffüs ettiriyor seyirciye. Soğuk, tedirgin edici. Bir de bunlara makyaj başarısı eklenince hem psikolojik manada hem somut olarak gerçek bir ortama giriyorsunuz.

Metnin yorumunda eksik gördüğüm bir hususa değinmek isterim: Jean ile Lucie arasında ciddî bir aşk var. Aşk mı? Tartışılır. (Zaten kavram üzerine tartışmamız da bekleniyor!) Bir de Lucie’ye tutkun Henri. Morgda bile gayet insanî bir çekişme. Jean varken Henri yok, Henri varken Jean yok, Jean ve Henri varken Lucie yok. Duyguların baskın gücü. Ama BEŞİKÇİOĞLU yorumunda bu noktaya pek değinilmiyor, değinildiğinde ise güçlü vurgulanmıyor, silik kalıyor. Eseri bilenler için havada kalan bir bölüm.

imagesDirenişçilerin tamamını çok başarılı bulurken hemen belirteyim Erdal BEŞİKÇİOĞLU’dan Bir Delinin Hatıra Defteri’ndeki resitali bekleyenler hayal kırıklığına uğrayacaklar. Oyunda bir görev değişikliği olmuş. Geçtiğimiz sezon sorgucu milisi oynayan BEŞİKÇİOĞLU, az rolü olan fakat önemli sorgulara imza atan Jean rolüne geçmiş. Jean rolünde pek tatmin edici bir oyunculuk sergilemiyor bence. Tatmin edici bir oyunculuk istiyorsanız alkışa çıktığında bile ister istemez rolünün etkisinde kalmış görüntüsüyle François’i -yani küçük kızı- canlandıran Ayça EREN’e dikkat etmelisiniz. Benim son yıllarda seyrettiğim en etkileyici oyunculuktu. Büyüleyici, çıtayı çok yukarı taşıyan bir oyunculuk.

Diğer oyuncular da başarılıydılar. Rol dağılımına göre isimleri analım: Adem AYDİL (Sorbier), Ali YOĞURTÇUOĞLU (Canoris), Elvin BEŞİKÇİOĞLU (Lucie), Aytek ŞAYAN(Henri), Erdal BEŞİKÇİOĞLU (Jean), Berkan ŞAL (Chochet), Burak KÜÇÜKOSMAN (Landreu).

Emeği geçenleri de analım ve teşekkürlerimizi iletelim. Yönetmen – Erdal BEŞİKÇİOĞLU, Yönetmen Yardımcısı – Elvin BEŞİKÇİOĞLU, Koreograf – Binnaz DORKİP, Dramaturg – Canan KIRIMSOY, Yapım – Tatbikat Sahnesi, Yapımcı – Nadir KOÇOĞLU, Çeviren – Özcan ÖZER, Işık – Mustafa BAL, Dekor – B.T.N., Ses – Tayfun GÜLTUTAN.

Muhakkak görülmesi gereken bir oyun ve yorum. Zihninizde bir ömür yeri olacaktır, emin olun.


Küçük bir bölüm aktarayım varın siz çıkın işin içinden:*
Canoris: Sorbier! Konuşmayacağına yemin ederim! Konuşmayacaksın!
Sorbier: Sen ne sayıklıyorsun be! Anamı bile ele veririm namussuzum. Bir dakika bütün bir hayatı bok etmeye yetiyor. Adaletsizlik bu.
Canoris: Bir dakika yetmez. Çok daha fazlası gerek. Düşün bak. Zayıf bir an her şeyi bırakıp da bize katılamaya karar verdiğin günü değiştirebildi mi? Ya sabırla, cesaretle geçen üç yıl? Ya o kadar yorgun olduğun halde silahla birlik küçüğün çantasını da taşıdığın gün?
Sorbier: Boşuna kafanı yorma. Şimdi biliyorum artık. Şimdi gerçekte ne olduğumu biliyorum.
Canoris: Gerçekten mi? Neden bugün seni dövdüler diye dünden, kendin içmeyip de hakkını Lucie’ye verdiğin dünden daha gerçek oluyormuşsun? Bizler hep kendi ölçülerimiz içinde yaşamak için yaratılmamışız.
Sorbier: İyi, peki. Öyleyse de bakalım: Az önce baklayı ağzımdan kaçırsaydım yüzüme, gözlerimin içine bakabilir miydin?
Canoris: Yapmazsın ki.
Sorbier: Ama ya yapsaydım?.. Gördün mü?.. Rahat yataklarında ölen ne insanlar vardır. Vicdanları rahat… İyi evlatlar, iyi eşler, iyi vatandaşlar, iyi analar, iyi babalar… Ha, hayy! Bunlar da benim gibi namussuz, benim gibi alçak kişilerdir, ama böyle olduklarını hiçbir zaman bilmezler. Şanslıdırlar da ondan… Sustursanıza be! Ne diye susturmuyorsunuz beni ha? Ne bekliyorsunuz daha?

* Jean Paul SARTRE – Mezarsız Ölüler, Çeviren Adalet AĞAOĞLU, İzlem Yayınları, İstanbul (1964)

Bir Cevap Yazın