İNTİHARIN GENEL PROVASI… Yazan Duşan KOVAÇEVİC… Yöneten Emrah EREN… Çeviren Bilge EMİN…

Yazar memleketi Sırbistan’ın yaşadığı bocalamadan, kaostan, sosyal yıkımdan, debdebeden yola çıkarak kaleme aldığı eserinde evrensel bir dile dönüştürüyor eleştirilerini ki her ülke nasibini alsın. İyi-kötü oyunu. Yaşadığımız dünyanın bir türlü çomak sokamadığımız çarkının nasıl işlediğini çaktırmadan, eğlendirerek, saçma dedirterek anlatan ve nihayetinde insanı tokatlayan; kara mizah bir oyun. Tiyatroadam’ın oyuna gayet güzel biçimde eklediği “Yaklaşma! Çok saçma!” repliği aslında durumun saçmalığını vurgulamakla birlikte sorgulatmaya da zorluyor. Neden? Neden saçma? Neden böyle bir saçmalığın içindeyiz? Neden oyun böyle garip bir biçimde akıyor? Bu saçmalıkların bir açıklaması, bir çıkışı olmalı. Ama nasıl?

Her şey bir adamın/Mimar’ın (Kadir ÇERMİK) kendini köprüden atmaya kalkışmasıyla başlıyor. Dibe vurmuş, borç batağında, hiçbir işinde maddi manevi başarılı olamamış bir mimar. (İnşa edilmiş tüm eserlerinin yıkılmış olmasını temel alarak Mimar’ın Sırbistan’ı simgelediğini söyleyebiliriz.) Bir Balıkçı (Fatih KOYUNOĞLU) geliyor ve pek mantığa sığmayan gerekçelerle atlamasına engel olmaya çalışıyor. Açılış sahnesinde Kadir ÇERMİK’in tutuk başlaması sahneye Fatih KOYUNOĞLU’nun girmesiyle çözülüyor. Mimar’ın kendinden yaşça küçük, tüm servetini başarısı uğruna harcadığı sevgilisi de (Selen ÖZTÜRK) kurtarma operasyonuna katılıyor. Derken daha saçma bahanelerle bir Kaptan (Erdem AKAKÇE) geliyor… ve nihayetinde Mimar atlamaktan vazgeçiriliyor. Ne uğruna? Neler oluyor? Atlayıp kurtulmak varken, atlamayıp kurtulmak mı var kurtulamamak mı? Orası yaşadığımız düzene kalmış artık!

Baştan söyleyeyim, mutlaka gidin ve seyredin; aşağıda okuyacağınız birkaç eleştirimi bahane etmeyin ve abartmayın; keyifli, eğlenceli, vurgusu olan başarılı bir temsil.

Oyunun bütününü okumadıkça veya temsilin sonuna dek seyretmedikçe düğümü gerçek manada çözümlemek mümkün görünmüyor. Mimar bize iyi’yi temsil ederken, görüyoruz ki Balıkçı ve Kız Arkadaş iyi değil, kötü’nün batağına saplanmış iyiler. İyilerin ortak yanı kendilerine söylenenleri, güzel sözleri, hayalleri, umutları hemen kabul etmeleri; çünkü hayatta umutlarından başka sarılacak neleri kalmış ki çürümüş sistem içerisinde. İyiler Güneşli Rüya istiyorlar. Kötü’yü ise tek bir kötü temsil ediyor. Oyundaki temel vurgulardan biri burada yatıyor; çünkü yazar KOVAÇEVİÇ Kaptan, İş adamı, Psikiyatr ve Avukat’ın aynı kişi tarafından oynanacağını eserin başında özellikle vurguluyor. Kanımca Tiyatroadam’ın küçük bir hatası şu: Biz tanıdığımız için Kaptan’ı, İş Adamı’nı, Psikiyatr’ı ve Avukat’ı Erdem AKAKÇE’nin oynadığını biliyoruz; ama bunu bilmemiz yetmez, görsel olarak içselleştirmeliyiz. Yani dört rolü oynayan kişinin aslında çok fazla tip değiştirmemesi gerekiyor ki bakınca aynı tarafta oldukları anlaşılsın, hatta hemen o kanaate varılsın. Bu yüzden son sahnede Avukat girdiğinde gülmekten kırılmamız icap ediyor; çünkü mağdur İyileri savunması gereken avukat aslında bir Kötü. Avukat mağdur mu, mağdur edebiyatı mı yapıyor? Yine duymak istenenleri mi söylüyor bize, İyilere? Kötülerin ortak yönü (aynı kişiyle can bulmalarının dışında) hep bir yanlarının eksik olması ve eksiklerinin somut olarak vurgulanması: Kaptan’ın böbreği rahatsız, İş Adamı’nın gözü yok, Psikiyatr takma bacaklı ve Avukat’ın gövdesi yok. Farkındaysanız giderek büyüyor yokluk! Direnerek kötülüğü yok edebileceğimiz sonucuna da varabiliriz. (Bir Delinin Hatıra Defteri’ndeki Poprişçin’den yola çıkarak kendini iktidar yalakalığı uğruna parça parça satan bir adamın hikâyesini yazmaya başlamıştım on beş yıl önce, en sonunda sadece kafası kalıyordu.)

Oyunu sonunda duyduğumuz soru içinden çıkılamaz saçmalığın temel sorusu… ve cevabı saçma durumu açıklar nitelikte.

Soru: Kurtlar neden ot yemez?
Cevap: Kurt ot yemez, bunu onun için koyunlar yapar.

Oyunun sonunda, tiyatro içinde tiyatro olduğunu fark ettiğimizde yine de tiyatro olmadığını aynı saçmalıkların devam ettiğini görüyoruz. Tiyatroadam burada bence hatalı bir karar vererek, aslında doğaçlamaya son derece müsait olan metne, genel prensibi bozan bir replik ekliyor: Yönetmenin Devlet Tiyatroları’nda iş aldığını söylüyor; oysa gerçekte yönetmenin evli olduğunu ve hastaneye doğum için gittiğini öğreniyoruz. Tüm oyuncular şoke oluyor; çünkü kimse evli olduğunu bilmiyor ve yönetmen bu sayede kadın oyuncuyla ilişki yaşıyor. Yani kötülerin hükmü tiyatrodan çıkıp gerçeğe geçtiğimiz zaman da devam ediyor. (DT’de işe başlamak ise zaten birçok yönetmenin fırsat kolladığı bir durum: Beylik fırın has çıkarır, derler.) Nihayetinde gerçekte İntihar’ın Genel Provası bu olsa gerek: Oyunun adı aslında İntihar ve biz İntihar’ın genel provasını seyrediyoruz.

Fatih KOYUNOĞLU’nu çok beğendim. Temsil süresince kesintisiz ve çelişkisiz bir oyun ortaya koydu. Sahnede her an için nasıl duracağını bilen oyuncular bana çok keyif veriyor. Kadir ÇERMİK temsil ilerledikçe açılıyor gibi geldi. Erdem AKAKÇE’nin sahne hâkimiyeti oyunu yukarı taşıyor; sahneye çıktığını hissettiriyor ve ‘top bende’ diyor. Selen ÖZTÜRK’ün seyirci ile bağını kesmesi lazım, bir gözü seyircide intibaı veriyor. ÖZTÜRK’ü STRINDBERG’in Alacaklılar’ında seyretmek isterdim; bence drama daha çok yakışır.

Daha yalın bir köprü inşa edilebilecekken karma karışık desteklerle sapır saçma bir dekor ortaya çıkması da oyunun genelindeki karmaşayı, kaosu güzel destekliyor. (Bu övgüyle pot kırmadığımı sanıyorum.) Arkada sallanan kumaşları son derece zayıf ve etkisiz buldum.

Ankara’daki gösterim için en kötüsünü sona bıraktım; ne yazık ki ODTÜ’nün tiyatro için yetersiz olan salonu Kemal Kurdaş’ta ışıklandırma açısından tam bir felaket. İlk on sıra dışında oyuncuların yüzlerini görebilen var mıydı acaba?

Zamanın nasıl geçtiğini hissettirmeyen bir temsil. Tiyatro evde seyredeceğiniz uyduruk dizilerden daha değerlidir, tiyatroya gidelim…  kurt için otlayan koyun olmayalım.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*
*
Website