GİYDİRİCİ… Yazan Ronald HARWOOD… Yönetmen Hakan ÇİMENSER…

Yazar Ronald HARWOOD’un kendi hayatından yola çıktığı, otobiyografik öğeler içeren bir eser. Kraliyet Akademisi’nde tiyatro eğitimi alan HARWOOD 1953-1958 yılları arasında gerçekten de Sir Donald WOLFIT’in giydiriciliğini üstlenmiş. Sir WOLFIT II. Dünya Savaşı döneminde kendi tiyatrosunda Shakespeare oynamasıyla ve yarattığı Kral Lear karakteriyle ünlenmiş bir tiyatrocu. HARWOOD benzer özellikleri kullanmış ve savaş dönemine çekmiş kendi çalıştığı dönemi; Sir’ün Giydiricisi üzerinden başlamış tiyatro kumpanyasındaki dramı ve kumpanyadakilerin dramını anlatmaya. HARWOOD’un oyunu iki kere sinemaya aktarılmış: 1983 ve 2015. 2015 daha başarılı olmakla birlikte 1983’ü de tavsiye ederim.

GİYDİRİCİ gezici bir tiyatro kumpanyasında Sir’ün (Sir diye geçiyor, isim kullanılmıyor) (Hakan ÇİMENSER) giydiriciliğini yapan Norman (Celal Kadri KINOĞLU) üzerinden aslında tiyatroya değil insanlara bakıyor. Devlet Tiyatroları sitesine bakacak olursanız oyunun özeti şu: II. Dünya Savaşı’nda, ölümüne tiyatro yapan bir grup. (Nasıl bir sığ zihniyetle yazılmışsa artık! Memur olmak böyle bir şey herhalde.) İnsan haklı olarak soruyor: O halde oyunun ismi niye GİYDİRİCİ? Olaylar bir giydiricinin (yazar olarak) kaleminden anlatıldığı için mi? Değil elbette. GİYDİRİCİ aslında tiyatronun arka planında kalmış bir adamın hayat karşısındaki durumunu gözler önüne seriyor. Bu aynı zamanda yazar HARWOOD’un neden giydiriciliğe devam etmediğinin de yazılı bir ifadesi niteliğinde. Tam bir dram. Ne yazık ki bizde komedi gibi sahnelenince işin rengi değişiyor.

Daha ilk sahnede –bize özgü bir hastalık mı, bilemiyorum!– seyircinin tanıdık birini görüp yüksek ünlemelerle bunu göstermesi bütün temsilin havasını bozuyor. Artık o andan itibaren oyuncu kendini bilindik, sevildik biri olarak görmekle kalmıyor, temsilin dışına çıkmayı da kendinde hak buluyor. Norman’ı canlandıran Celal Kadri KINOĞLU’nun durumu açıklamaya çalıştığım bozulmaya birebir uyuyor ne yazık ki! Bir dramı komedi şeklinde yorumlamaya başlamakla kalmıyor komedinin dozunu arttırmak için çabalıyor ve iyi bir oyuncu olduğu için de fazlasıyla başarıyor. Oyuncunun profesyonelliğine diyecek söz yok; ancak seyircinin de biraz profesyonel olması gerekiyor.

Oaylar Sir’ün bir gün sahneye çıkamayacak derecede kendini kaybetmesiyle başlıyor. Hafıza kaybı, tutarsız konuşmalar, ani tepkiler vs ile neredeyse bir bunama başlangıcını hatırlatıyor bize. Ama tiyatro durmaz, durmamalı! Ne pahasına!

Sir kolay geçinilmesi mümkün olan biri değil, üstelik yaşı ilerlemiş ve hem savaş ortamı hem yılların tiyatro yorgunluğu onu epey yıpratmış. Gittikçe huysuz, geçimsiz, tahammülsüz, ters bir tip olmakta. Buna karşın giydiricisi Norman Sir’ün her türlü aksiliğini göğüsleyen, alttan alan, kibar davranan biri; yaşı Sir’e yakın. Sahnede bu profiller bağlamında Sir’ün Norman’a ihtiyaç duyduğunu, en büyük desteği ondan aldığını görüyoruz. Nitekim Sir’ün geçirdiği rahatsızlık sonrası oyunun sahnelenebilmesi ve Sir’ün ayakta kalabilmesi için en büyük çabayı Norman sarfediyor, oyunu iptal etmek isteyen tüm ekibe kafa tutuyor. Neden? Neden Sir bile oynamamak üzere birkaç girişimde bulunmaktayken Norman ısrar ediyor ve onu diriltiyor? İşte oyunun çatışması aslında tam burada: Çünkü Sir’ün Norman’a ihtiyacı yok, Norman’ın Sir’e ihtiyacı var. Temel karakter Norman, yani Giydirici. Norman’ın hayatına odaklanmalıyız. Norman’ın hayatı Sir’e bağlı; bunu metinden çok açık biçimde okuyoruz. Sir’ün ölümünden hemen sonra Norman odada şöyle diyor sahne amiri Madge’e:

Norman   : Ne yapacağım şimdi? Ben ne olacağım?
Madge      : Kapıyı kapa. Dışarıda bekle.
Norman   : Dışarıda beklemem ben. Hiç dışarıda beklemedim. Benim yerim içerisi. Onun yanında olmalıyım.

Ve esas trajedi Sir’ün Hayatım adını verdiği kitabının giriş kısmında marangozlara, ışıkçılara, aksesuarcılara, isimsiz kahramanlara teşekkür ederken Giydirici’ye teşekkür etmemesinin getirdiği psikolojide saklı. Norman çaktırmadan deftere Giydirici yazar ve Sir’ün ölüsüyle adeta alay eder. Aklında artık başka şeyler vardır.

Norman   : Paramız verilecek mi? Vergiler, kesintiler çıktıktan sonra, kasada para kaldı mı? Hem haftalığı tam
                     ödemelisiniz. Adam Perşembe günü öldü diye iki günlüğümüzü iç etmeyin.
Madge      : Sana dışarı çık dedim.
Norman   : Sen bir hiçsin artık canımın içi. Hava basma öyle. Senin de rütben söküldü. Benim de.
                     Amma düşüncesizlik etti be. Böyle pat diye ölünür mü?
Madge      : Git diyorum sana.
Norman   : Git git. Demesi kolay. Nereye gideyim? O olmayınca ne iş yaparım ben? Git’miş. Nereye? Darülacezeye
                     mi,  tımarhaneye mi?
Madge      : Doğru konuş. Ölüye saygılı ol.
Norman   : Saygılı mı? Ona mı? O ban oldu mu? Nankör pezevenk!

Ve içindekileri döker:

Norman   : Bir kere bile yemeğe davet etmedi beni! Bir içki bile ısmarlamadı. Çekip gider. Arkasına bile bakmadan.
                    Burada adam mı var, hayvan mı? Umurunda olmaz. Burada tek başıma, kukumav gibi kalırım.
                    Düşündün mü ulan, hiç düşündün mü? Niye düşüneceksin değil mi, moruk deyyus!

Bu sahnenin bir başka çeşidini Çehov’un Vişne Bahçesi’nden hatırlar gibiyiz. Çiftliğin yaşlı uşağı Firs’e Vişne Bahçesi satıldıktan sonra nereye gideceğini sorar evin hanımı, Firs “Siz nereye buyurursanız oraya.” der.

Tabii ben böyle oyundan bölümler yazıyorum siz bir dram gözüyle okuyorsunuz; ama bu sahneler oynanırken seyirci gülüyor. Neden mi? Gülüyoruz; çünkü muhtemelen yönetmen Hakan ÇİMENSER’in yönlendirmesiyle (veya izniyle) Celal Kadri KINOĞLU sahnede coşuyor. Özellikle bedenini işin içine katmasıyla oyun çığırından çıkıyor. Gözlediğim kadarıyla oyunda verilmek istenen bağımlılık, teslimiyet, hayal kırıklığı, umut gibi kavramların hiçbiri seyircinin duygu dünyasından karşılık bulmuyor. Düşünün, Sir ölüyor ve biz gülüyoruz.

Bir diğer çelişki de oyuncu seçiminde kendini gösteriyor bence; çünkü metinden anladığımız kadarıyla Sir ihtişamlı, iri yapılı biri; Giydirici Norman ise Sir’den kısa, minyon bir tip. Görsel çelişki oyunun temel vurgularından biri bence: Kısa, naif olan Norman iri, güçlü Sir’e sahip çıkıyor; oysa Norman’ın sırtını yasladığı ağaç devriliyor Sir’ün ölümüyle.

Lady’yi canlandıran Hülya GÜLŞEN duru bir oyunculukla pek görünmezken, Madge’i canlandıran Rüyam Perihan DİRİN ise son derece sağlım bir oyun sergiliyor. Sir’de Hakan ÇİMENSER role uygun görünmüyor bence; Sir gibi durmuyor, sanatçı ihtişamını göremiyoruz. Soytarı rolünde sahneye çıkan Goeffrey’i canlandıran Güneş YAKIN kısa sahnesine rağmen son derece etkili bir oyun sahneliyor bence.

Nihai görüşüm: Biraz daha kontrollü bir sahnelemeyle klasik bir temsil olarak hafızalarda kalabilecekken gülüp eğlendiğimiz bir temsil olarak hatırlayacağız sanırım. Naif İngiliz mizahının abartılı yorumlanarak dramın önüne geçmesi, diye özetleyebilirim.


*Fotoğraflar Devlet Tiyatroları sitesinden alınmıştır.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*
*
Website