FARELER VE İNSANLAR… Yazan John STEINBACK… Yöneten Jason HALE…

Geçtiğimiz yıl İstanbul Temaşa Tiyatrosu’ndan seyretmiştik FARELER VE İNSANLAR’ı. O yazıma baktığımda konuyu fena özetlemediğimi görerek sonraki beş paragrafı bu yazıya aynen aktarmaya karar verdim.

John STEINBACK’in 1937’de kaleme aldığı roman 1929’da patlak veren Büyük Buhran dönemi sonrası Amerikan sosyal hayatından bir kesit sunuyor. İçerdiği dramla tiyatroya yakıştırılmış ve hemen 1937’de Broadway’de sahne bulmuş bir oyun.

İnsanların umutlarının asılı kaldığı, ne yapacaklarını bilemedikleri; tek amacın günü kurtarmak olduğu bir dönemdir; özellikle kırsalda. O dünyada, George ve Lennie iki dosttur; ama sıradan bir dostlukları yoktur. George ufak tefek, zeki, sert hatlı, çekici biri; Lennie ise iri, çirkin, güçlü, hantal ve en önemlisi zihin engellidir; duygu ve düşünce dünyasıyla çocuk gibidir. Lennie, teyzesi öldükten sonra George’a emanet kalmış gibi görünüyorsa da aslında George’un da kendi derin yalnızlığında güvenecek, sırtını yaslayabilecek, güçlü bir cana ihtiyacı vardır. İkili bir şekilde birbirlerini tamamlarlar; çünkü ortak bir hayal kurmaktadırlar artık: Mevsimlik işçiler olarak kasaba kasaba dolaşırlar, nerede iş varsa oraya gidip hayalini kurdukları minicik çiftlik için para biriktirirler.

“Bizim gibiler, çiftlikte çalışan erkekler yeryüzündeki en yalnız erkekleridir. Onların aileleri yoktur. Kendilerini hiçbir yere ait hissetmezler. Bir çiftliğe gelir, çalışır, biraz para kazanırlar, sonra kasabaya gidip kazandıklarını birkaç saat içinde harcarlar, bir de bakarsın ki yeniden yola düşmüşler başka bir çiftliğin kapısını çalmak için. Hayattan hiçbir beklentileri yoktur onların.” diye anlatır George Lennie’ye… “Fareler ve insanların en iyi düşünülmüş planları genellikle boşa çıkar.” dizesini aklının bir köşesinde saklı tutarak.

Ancak çok önemli bir sorun vardır önlerinde. Lennie’nin yumuşak şeyleri okşama, sevme saplantısı. Nitekim bir önceki çiftlik sahibinin kızının elbisesini okşaması, kızın panikletmiş, bu panik Lennie’yi iyice kontrolden çıkarmış ve çığlıklar duyulduğunda tecavüze yeltendiği şeklinde yorumlanmış, başlarını belaya sokmuştur; kaçmak zorunda kalmışlardır. Ve nihayet öykümüzün mekânı olan çiftliğe gelirler.

Edebi gücüne pek inanmadığım roman (Şahsen Jack LONDON’u tercih ederim.) daha ziyade filmiyle ünlendi ve beğenildi; yani metne özel katkınız yoksa işiniz zor, uyarlamanın kitaptaki konuşmalarla yürümesi imkânsız. Klasik Amerikan edebiyatı tadında olduğundan aksiyon odaklı ve görsel anlatımlar için daha uygun bir eser; işin dram, duygu kısmı ancak görsele/sinemaya yansıdığında verilebiliyor.

Bu paragraftan sonra temsil ile ilgili görüşlerimi kaleme alabilirim artık!

Genel sıkıntı oyunun çok akıcı olmaması. Sessizlik oluyor, kimse bir şey demiyor, bekliyorlar. Bu durumun ipucu yirmi beş dakikalık uzun açılış sahnesinde veriliyor sanki. Oyuncular arasında bir dengesizlik görülüyor; bazı oyuncular oyunun içine girememiş gibiler, ezberden gidiyorlar.

George’u canlandıran N. Efe ÜNSAL çöze çarpan bir karakter yaratamamış bence. Romanda da George’un aman aman değişik bir karakter olduğu zaten söylenemez; ama burada oyuncu o sıradanlıktan çıkarabilmeli karakterini, belki duruşuyla, belki bakışıyla, belki sesiyle vs. George ana karakterlerden biri olmasına rağmen hafızalarda hiçbir kalıcılığı olmadı sanırım. Lennie’yi canlandıran H. Barış ÖZKAN’ın işi nispeten daha kolay; çünkü tavrı oturmuş bir karakter var ortada. ÖZKAN da gayet güzel canlandırmış bu karakteri. Fakat ben özellikle Candy’yi canlandıran N. Fırat DEMİRAĞ’a hayran kaldım. İşte o, hafızalarda kalabilecek bir karakter çizdi. Vücut dili, sesi, arkadaşlarını oyuna çekişi ile dört dörtlük bir iş çıkarıyor DEMİRAĞ. Oyunun tek kadın karakterini canlandıran Curley’nin karısı rolünde İ. Gözde KORBEK’i de çok beğendim. Duruşu ile hem taşra masumiyetini hem de içinde saklamak zorunda kaldığı genç kızlığını aynı potada güzel eritebilmiş ki bence bu seyrettiğimiz diğer uyarlamalardan farklı ve bence daha doğru bir yorum. Zaten bu kaybolmuşluktan dolayı eserde Curley’nin karısının adı hiç yazmaz; çünkü o biri değildir, hayatı sıkışmış, oyuncak bebek gibi Curley’nin hizmetine verilmiş genç bir kızdır. Mesela çok ciddi bir karakter olmasına rağmen Curley’i (Ozan SARGIN) canlandırılan değil, oynanan bir karakter olarak gördüm. Keza Slim’de Mazlum TAŞKIRAN. (Oyun kitapçığı gelmediği için kim kimdir tam çözebilmiş değilim, internetten fotoğraf-isim yoklamasıyla idare ediyorum.) Slim ile Curley’nin çatışmaları çok önemli ve seyirciyi kavga sahnesine hazırlaması gerekirken çatışmalarken çok zayıf kaldılar ve gerilimi o noktaya çekemediler. Recep KEKİL de Crooks’ta o heyecanı veremedi bize. Benzer biçimde, sahne olarak Curley’nin karısının ölümünde istenen gerilim, korku, endişe seyirciye aktarılamıyor. Carlson rolünde (sanırım) Muhammet Burak EROL ve işçi rolünde (sanırım) Özgür KÜÇÜKÖNER daha rollerindeydiler bence.

Sahne tasarımı ve ışığı çok beğendim. Dekorun dokusu ve yarattığı atmosfer sanırım herkesin hoşuna gitmiştir. Kuruluş gereği ön kısım kırsal alan olarak kaldı temsil süresince; bu alan çiftlik sahnelerinde kullanılmadığından oyun biraz geride kurulmuş gibi durdu. Kötü de olmadı aslında, klasik biçimde sinemaya daha uygun Amerikan edebiyatı ürünü bir eseri uzak bir perspektiften seyretmek yakışmış gibi geldi bana, her temsilde tutmaz. Hafızanızda yer edecektir. Etkin müzik seçimiyle dekor daha da etkili olabilirdi.

Yönetmen Jason HALE adını sanırım yıllar önce Bilkent’te bir öğrenci temsilinde duymuştum, tam hatırlayamıyorum. Bilkent Üniversitesi Tiyatro Bölüm Başkanı’ymış. Temsile büyük katkıları varmış gibi gelmedi bana.

Bütüne bakıldığında keyifle seyredebileceğiniz bir çalışma bence. Gidin. Neden gitmeyesiniz ki, tiyatro bu! Gidin tabii ki! Yaşadığınızı fark edin.


*Fotoğraflar Devlet Tiyatroları sitesinden alınmıştır.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*
*
Website