BİR VALİZE NE SIĞAR Kİ… Yazan Yeşim DORMAN… Yöneten Yeşim DORMAN…

Dünyanın her köşesinde yaşanan, şu günlerde Suriyelilerin yaşadıkları, toprağından kopma, sıla hasreti, yeni topraklarda kabul görememe hikâyesi; göçmen, mülteci, mübadil hikâyesi. BİR VALİZE NE SIĞAR Kİ’yle 1923 yılı mübadelesinin üstünden yıllar geçmiş olmasına rağmen anavatanları Türkiye’yi akıllarından çıkarmayan, çıkaramayan Rumların Yunanistan’daki yaşamlarına tanık oluyoruz.

Küçük bir han. Aleko’nun (Bülent YILDIRAN) hanı. Müdavimleri Anadolu’dan, yani anavatanlarından kopup gelmenin acısını yaşayan, el konulan mallarını ve hatıralarını unutamayan mübadiller. Türkiye’de Rum, Yunanistan’da Türk olmaktan sıkılmış insanlar. Ülkenize gidin denildikten sonra, zorla, paldır küldür paketlenmiş, üstelik vatan diye gönderildikleri yerde de kabul görmemiş insanlar. Kendilerini birleştiren rembetiko kahvelerinde tütün, alkol, uyuşturucu ile kederlerinden sıyrılmaya, geçmişi unutmaya çalışmakta ve denetime gelen polis korkusuyla yaşamaktalar. Oyun 1940 yılında geçiyor olmalı ki artık başka bir korku da girmiş hayatlarına: Nazi işgali.

Oyunun ilk perdesi tamamen acıların dillendirilmesi üzerine kurulmuş gibi duruyor; sanki sırayla karakterleri tanıyoruz ve dertlerini dinliyoruz, açıkçası biraz da tekrara düşüyor sanki: Neredeyse hanla bütünlemiş Kostas’ın (Yıldırım ŞİMŞEK) vah vah tüh tühleri, güzel sesli Sula’nın (Sinem İSLAMOĞLU) kendini ses yarışmasıyla gösterip Amerika’ya atma hayalleri, Yorgo’nun (Mehmet ULUSOY) saklamaya çalıştığı geçmişi ve milisliğine karşı karısı Maria’nın (Yeşim DORMAN) boşboğazlığı, Gavras’ın (Çağlar DENİZ) tetikteki kabadayılığı vs… Bizi oyunda tutan, akışı monotonluktan kurtaran oyuncuların başarılı oyunculukları ve AST’nin mizahla harmanlanan eleştiri geleneği oluyor. Hanın rembetiko ekibi de şarkılarıyla hem müzikal olarak hem içerik olarak oyuna tatlı, keyifli bir hava verince sıkıcılık tehlikesi ortadan tamamen kalkmış oluyor.

İkinci perde gezici gösteriler yapan Stelyo’nun (Hakan GÜVEN) yardımcısıyla (Nalan GÜREŞ DEMİREL) hana gelip gösterisini sergilemesi oyun içinde oyuna, biraz da geleneğimize, hamuruna değdikleri ortaoyununa götürüyor bizi. Geçmişten dramatik bir aşk hikâyesi tiyatrolaştırılıyor müdavimlerin de gösteriye katılmalarıyla: imamın kızı Emine ile Marangoz Stelyo’nun aşk hikâyesi. İlk perdede genel çerçevede verilmiş acıların somutlaştırılması sağlanıyor bir anlamda ve bu sayede ifade gücü olarak ikinci perdenin daha etkili olduğunu söylemek mümkün. Oyunla birlikte Anadolu’da yaşanmış duygu hana sirayet ediyor, nitekim sessiz kalmalarını, birlik olamamalarını mübadeleye kurban gitmekle ödemiş insanlar gelecek Nazi tehlikesine karşı pasif kalmak yerine, bir oldubittiye kurban gitmek yerine mücadeleyi, birliği seçiyorlar.

İkinci perdede Stelyo’yu canlandıran Hakan GÜVEN oyunculuğuyla farklı bir enerji katıyor. İlk kez seyrettiğim (bu da benim ayıbım tabii ki) Yeşim DORMAN’ın oyunculuğuna bayıldım. Açılıştaki minicik şarkısıyla bile büyüleyen Sinem İSLAMOĞLU’nun sesinin biraz daha yoğun kullanılmasını beklerdim.

Genel bir yorum yapmak gerekirse, verilmek istenen psikolojinin doğru yansıtıldığını görüyoruz, hissediyoruz; ancak metin olarak çok güçlü, vurucu bir metin yakalanamamış bence, biraz sloganı bol.

Valizine gençliğini, aşklarını, toprağını, güneşini, rüzgârını sığdıramamış insanların dramlarını seyretmek isterseniz ANKARA SANAT TİYATROSU kendimi bildim bileli devam eden eleştirel üslubuyla sizi bekliyor.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*
*
Website