BİR PERİ MASALI (RADYUM KIZLARI)… Yazan Karden KASAPLAR… Yöneten Laçin CEYLAN…

SON TANGO ve BARBARA’NIN DOĞUMU’ndan ağzım yanmışken yine bir Türk yazardan yine başka bir millet/toplum üzerine yazılmış bir oyun. Elbette insanoğlunun derdi tasası bir ve evrensel; ama insanoğlu bir değil. Şükür ki bu kez eser başarılı; zorlama değil. Karden KASAPLAR’ın kalemiyle biraz ferahladım. Tarihi bir olayı yazmak yazara biraz avantaj sağlamış olmalı ki eser anlatmak istediğini anlatabiliyor. Gerçek bir olay aktarılırken konunun ne olduğu ve nasıl sonuçlanacağı bellidir; önemli olan nasıl anlatılacağı (yazar devrede) ve nasıl yorumlanacağı (yönetmen devrede).

Birinci Dünya Savaşı ve sonrasında Amerikan ordusuna fosforlu saat üreten bir fabrikadayız. Saatlerin fosforu radyum ile sağlanıyor. Radyum yakın dönemde Madam Curie tarafından bulunmuş, Curie’ye Nobel ödülü kazandırmış[1], özellikle tıp alanında aktif olarak kullanılan bir madde. Saat fabrikasında çalışan kadınlar saatlere fosfor sürdükleri radyumu inceltmek için boya fırçalarını ağızlarına sokup dudak uçlarında inceltiyorlar. Başlarda birçok üründe kullanılmaktayken ve zararsız kabul edilmekteyken zamanla radyumun insanlar üzerindeki yıkıcı etkisi ortaya çıkmaya başlıyor. Radyumdan şiddetli biçimde etkilenen Waterbury Saat Fabrikası çalışanları gözler önünde erirken haklarını aramak üzere uzun sürecek bir hukuk mücadelesine girişiyorlar. Ve dünya onları Radyum Kızları olarak tanıyor.

Oyunun başında radyo haberleri ve kimi repliklerle dönemin açık biçimde seyirciye aktarılması önemli. Bilhassa belirli bir dönemi konu alan oyunlarda oyunun seyirci zihninde temellenmesi açısından bu şart. Seyirci hangi tarihte olduğunu biliyor ve kimi yapı taşlarını kendi birikimlerinden tamamlayıp bütüne daha rahat ulaşıyor.

Karden KASAPLAR eseri zamanda geri gidişlerle kaleme almış; yönetmen Laçin CEYLAN ise zamanı akışına oturtmuş ve kronoloji ile yorumlamış. Kısacası oyun ve temsil akışı farklı. Belki sahne geçişlerinde makyajın ve dekorun tamamen değişecek olması biraz yönetmeni bu yoruma zorlamış olabilir. Makyajlar çok etkileyici, belli ki birkaç dakikada tamamlanacak bir çalışma değil; dolayısıyla makyajların sürekli değişmesi pek kolay olmasa gerek. Radyum etkisiyle meydana gelen bozulmalar görsel olarak ve oyunculuklarla başarılı biçimde aktarılıyor.

Dekor geçişinde son derece yaratıcı, hatta seyirciyi şaşırtıcı bir hareket yakalanmış. Birbirinin içinden geçen iki farklı mekân aslında o iki farklı mekânın ne derece (ve ne yazık ki) ayrılmaz bir bütün olduğunu da vurgular nitelikte. Çalışanlara tepeden bakan bir yönetim, işçilerin değersizliklerini doğru biçimde vurgulayan bir mekân çalışması içeriğe yakışmış. Altlı üstlü bir dekor tercihi aynı zamanda oyunun sosyal yapısının yanında iktisadi yapısına da ışık tutuyor. Bir Amerikan geleneği gibi duran açık arttırma havasındaki tazminat artırımları insanın nasıl bir mal gibi alınıp satılabileceğine güzel bir gönderme. Bizim de bir türlü yakamızı kurtaramadığımız her halta milliyetçilik kılıfı geçirme kurnazlığı da oyunun vurguları arasında.

Bence KASAPLAR’ın anlatımı, yani yazılı metin daha teatral. CEYLAN yorumu başarısız demiyorum, başarılı; ama CEYLAN yorumunda ilk perde biraz gençlik ateşi tadında ilerliyor. Tempo var, heyecan var, sıkmıyor, oyuncular başarılı; ama oyunun içeriğine yönelik akış ilk perde için birazcık zayıflamış. Önemli köşeler kaybolmamış belki; ama biraz arkada kalmış. Yönetmen vurucu darbeyi ikinci perdeye saklamak istemiş olabilir. Yukarı çıkış ve birden düşüş etkisi düşünülmüş olabilir. Ben şahsen işin heyecanını ancak birinci perde sonuna doğru Katherine’nin telaffuz bozukluğundaki trajik sahneyle hissettim. Gerçekten vurucu bir sahne. Katherine’i canlandıran Merve Şeyma ZENGİN baştan sona tutarlı ve akıcı bir oyun ortaya koydu, temsilin başındaki ve sonundaki iki uç noktayı bize çok iyi aktardı.

Mae (Çiğdem AYGÜN) ve patron Lemkin (Okan DEĞİRMENCİ) ilişkisi oyunda da temsilde de hissedilemiyor. (Seyredenler hemen bir düşünsünler bakalım, bağı kurabilmişler mi?) Oysa çok açık biçimde yapılacak bir vurgu seyircilerin bakış açısını sarsabilirdi. Hem böylece Yahudi dayanışmasıyla işe alınan, beceriksizliğine rağmen işte tutulan ve hatta yükselen Mae’nın milli hassasiyetleri güçlü Quinta (Deniz DANIŞOĞLU) ile çatışması daha anlamlı olurdu. (Quinta’nın soyadının McDonald olması tesadüf değil yani!) Eserde Mae’nin kıdemde yükselişi sadece arkadaşları arasında sözünün dinlenir olmasıyla, anlattığı masallarla ilişkilendirilmiş. Din çatışması atlanmasaydı tam da İkinci Dünya Savaşı öncesi Quinta’nın her şey için Mae’yi suçladığı sahne daha bir tatlı görünürdü sanki.

Kaldı ki Karden KASAPLAR’ın işçi kızların ‘gardiyan’ dedikleri Hodoshe’nin (Tuğçe AKSUM) Güney Afrika’daki bir hapishane adası olan Robben Adası oyununa gönderme olduğu kanısındayım. Nelson Mandela’nın da zamanında esir tutulduğu ve Unesco tarafından Dünya Mirası kabul edilen Robben Adası. İşte bu bağlantı biraz hissettirilse Yahudi patron Lemkin’in diktatörlüğü temsil eden, Yahudi kıyımına göz kırpan diyelim, Hodoshe’yi Mae eliyle işten atıp yerine Mae’yi getirmesi daha manalı olmaz mıydı? Yönetmen Laçin CEYLEN kimi sahnelerde ağırlığını hissettirmeliydi bence. Mesela Grace’in (Sena BAŞDOĞAN) sonradan katılması için yaratılan sahne ne kadar gereksizse din çatışmasına ufak bir vurgu o kadar gerekliydi.

Mae’nin sahne önüne gelerek seyirciyi düşünmeye zorlamak istercesine sorgulamalarını sıkıcı buldum. Klasik bir bakışla, seyirci kalarak dışarıdan seyretmesi keyifli bir temsilken birden mesaj kaygılı sol söylem bir tiyatro havasına dönüyor. Üstelik verilen mesaj oyunun anlatımı üstünde bir mesaj:

“Biz kimle savaşıyoruz? Onlarca kadının ölümüne karşın hâlâ işleyen fabrika mı? Cepheye gönderdiğimiz saatleri yapmak zorunda olduğumuz için savaşa giren Amerikan hükümeti mi? Saatlerin gece görünmesini sağlayacak radyumu bulan Curie’ler mi? Dönüşüyle geceyi sağlayan dünya mı? İkiyüzlü Güneş mi? Ya da tüm bunları var eden Tanrı mı? Yoksa tanrının yokluğu mu?”

Mae bu çıkışını kendi kendine yapsaydı psikolojik olarak anlamlı olabilirdi; ama topluma bu derece kontrolden çıkmış sorularla bir şey anlatamazsınız. Bu bir hukuk savaşıdır, o kadar!

Peri Masalı mecazı oyunun adında yer alarak bizi üstünde düşünmeye zorluyor. Mae’nın dilinden önce bir eğlence olarak başlayan masallar daha sonra kapitalizmin bir enstrümanı haline geliyor. Bu geçiş Lemkin’in tek bir repliğiyle kalmasaydı daha etkili olabilirdi bence. Ve nihayetinde bizlere anlatılan bir peri masalına dönüşüyor Radyum Kızları. Peri masalları mutlu sonla biter; oyundaki mutlu son nedir? Hayatlarını ortaya koyan Radyum Kızları’nın vahşi kapitalizm karşısında yıllar süren hukuk mücadelesinden başarıyla çıkmaları.

Tüm oyuncuların temsili sahiplenmiş olduklarını görmek sevindirici. Yukarıda sanki çok olumsuz görüş kaleme almışım gibi görünse de son derece başarılı sahnelenmiş bir temsil. Yönetmen Laçin CEYLAN seyirciyi içine çeken bir anlatım yakalamış. Seyrederken keyif alacaksınız. Kaçırmayın.


*Fotoğraflar Devlet Tiyatroları sitesinden alınmıştır.

[1] 1911 Nobel Kimya Ödülü

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*
*
Website