BİR İSYANCININ SAVUNMASI – ANKARA BİRLİK TİYATROSU

BİR İSYANCININ SAVUNMASI… Yazan Emmanuel ROBLES… bir-isyancinin-savunmasi-ankara-birlik-tiyatrosu-afisYönetmen Gül GÖKER…

Uluslararası Ankara Tiyatro Festivali kapsamında seyrettim. (Festivale bu isimle hitap etmek ne kadar saçma ve komik gelse de…)  Faaliyetlerini İstanbul’da yürüten Ankara Birlik Tiyatrosu oyunu sahneye koydu. İlk gösterim. İlk gösterimde kimi aksaklıklar olabiliyor, temsil tam demlenmemiş olabiliyor. Bu kısım yazını sonuna kalsın…

Bir İsyancının Savunması festival kapsamında şöyle özetlenmiş:

1946 yılında, Hollandalıların, Endonezya’yı işgal ettiği günler… Hollandalı bir fabrika işçisi olan “Keller”, Endonezya Kurtuluş Hareketini desteklemektedir. Örgütten aldığı talimat gereği, çalıştığı fabrikaya bir bomba yerleştirecek ve patlatacaktır. Keller, bombayı yerleştirir fakat son anda, çok sayıda işçinin yaşamını yitireceği düşüncesiyle bombayı patlatmaktan vazgeçer ve bu esnada yakalanır. Keller, işgalci Hollanda Mahkemesi tarafından yargılanacaktır. Ancak, bombayı yerinde ve zamanında patlatmadığı için, Kurtuluş Örgütü de Keller’ı yargılamaktadır.
Seyirci, oyunu izlerken, şu sorularla karşı karşıya kalacaktır:
Kim haklıdır? Amaca hizmet eden her eylem meşru mudur?

Sahne dramatik bir fon müziğiyle açılıyor; kısa, fakat etkili. İki masalı bir büro. 1946’ya uygun döşenmiş, keyifli bir dekor. Arkada iki yanında Hollanda bayrağı asılı Hollanda Kraliçesi portresi, hafif yan duvarda Endonezya, Tayland, Yeni Zelanda yelpazesini içine alarak oyunun geçtiği coğrafyayı işaret eden bir harita. Bütünlük ve sahne giriş çıkışları açısından güzel tasarlanmış bir dekor.

Radyo haberleriyle başlıyor oyun ve durumun özetini daha oyunun başında almış oluyoruz. Yalnız, dikkat çekici bir nokta, haberlerde resmi ideolojiye uygun veriliyor haber. Yani, Keller’in bombayı durdururken değil, koyarken yakalandığı söyleniyor. (E, olacak o kadar, dünyanın her yerinde –ama özellikle yalakası bol bazı ülkelerde– basın iktidar borazanıdır.) Oysa oyun ilerledikçe görüyoruz ki Keller bombayı koymuştur, sonra o saatte insanların öleceğini fark ederek durdurmak istemiştir ve tam da o an yakalanmıştır.

Temel prensipte insana zarar vermemek kaydıyla anarşizm taraftarı olan Keller katıldığı örgütün amaç uğruna her türlü katliamı yapabilecek olması arasında sıkışmıştır. Bir yandan hem kendi ahlak anlayışından ödün vermez, hümanizminden kopamaz; diğer yandan ise örgütüyle birlikte başkaldırdığı davanın haklılığını bilmektedir. Temel çatışma burada yaşanmaktadır. Yukarıda aktardığım konu özetinde belirtildiği üzere örgütün Keller’i yargılaması pek vurgu kazanmıyor temsilde. Tabii oyundaki temel çatışmayı biz seyircilerin kendi içimizde sorgulaması amaçlanmaktadır. Doğal olarak bomba koymayı düşünmemize gerek yok; mesela ‘iktidar hırsızlık yapıyorsa istikrar uğruna desteklenmeli midir, yoksa hırsızlıklar ne pahasına olursa olsun cezalandırılmalı mıdır?’ gibi.

Oyuncuların hepsini değilse bile çoğunu beğendiğimi söyleyebilirim. Elbette Hazellhoff rolünde Ender YİĞİT’i sadece oyunculuğuyla değil, –duyar duymaz hatırlayacağınız– sesiyle de takdir etmemek mümkün değil. Özel olarak Kajin rolünde Serkan ÇETİNKAYA; açılış sahnesinde ve sona doğru gördüğümüz Kâtip rolünde Hakkı ŞAHİN takdiri hak ediyorlar. Sahnede en çok gördüğümüz Shultz’ü canlandıran Özgürefe ÖZYEŞİLPINAR beklenen iticilikte değil. Oysa Shultz’un Hazellhoff karşısında biraz dik, biraz çekingen; biraz sinsi, biraz masum oynaması gerekir gibi geldi bana; Shultz temel tetikleyicilerden biri olmalı, seyirciyi gıcıklamalı (bana ait bir kelime, gıcık etmeli manasında). Keller rolünde Ümit Bülent DİNÇER fazla içine kapanık oynuyor, kezâ eşi Kitty rolünde Bilge Can GÖKER de öyle. Sederia rolünde Ceren HACIMURATOĞLU aslında tam yaratması gereken tipin iticiliğini yakalamış; ancak biraz tedirgin, oyununu sahnede sorguluyor görüntüsünde. Kısa bir rolü olsa da Van Oster rolünde Serhat KURTAY canlı ve rolünü benimsemiş görünüyor. Doktor Van Rook rolünde Alinur UĞURPAKKAN yarattığı tiple akışı biraz bozuyor, o bozulmayla birlikte bölümün oyunda fazla bir katkısı yok görünüyor. Sanırım metinde doktor sahnesiyle verilmek istenen Hazellhoff’un çatışması; yani kendini yormak pahasına çalışmalarına ağırlık verip hastalığı nedeniyle ölümle karşı karşıya kalmakla, içten içe yanında olduğu Keller’i yalnız bırakmamak, taraflı bir hâkimin ellerine teslim etmemek çatışması. Bu vurgu tam verilemiyor ve doktor sahnesi temsilde gereksiz, gülünç bir sahne gibi görünüyor. Bu kısım aşılmazsa temsilde hep sırıtacak.

Oyun öncesinde bangır bangır verilen işçi müzikleri festivali tadında yayın sanırım Çağdaş Sanatlar’ın tercihiydi; umarım her gösterimden önce tercih edilecek bir unsur değildir.

Fakat en büyük eleştirim oyun hakkında hiçbir bilgi olmaması. Temsil öncesi bir tanıtım kitapçığı verilebilir; aksilik ki ilk temsil ve başka bir şehirde, kabul edilebilir; fakat internette de hiçbir bilgi yok. İnsanlar araştırdıkları oyunlar hakkında veri bulamayınca güven kaybediyorlar; en azından son provada birkaç fotoğraf çekilmeli ve oyun bilgisi, rol dağılımı vs. internetten duyurulmalıdır diye düşünüyorum.

İlk gösterimin telaşı ve ilk gösterimin yabancı bir sahnede olması şansızlığı nedeniyle bazı dekor, kostüm aksaklıkları yaşandı. Keşke oyunu birkaç ay sonra İstanbul’da da seyretme imkânı bulabilsem –ki bulabilirim; çünkü bazı eleştirilerime rağmen oyunun çekici ve sıkmadan akan bir tarafı var, birkaç hafta sonra daha keyifli olacaktır.

Ankara Birlik Tiyatrosu’na teşekkür ederim. Berbat bir tiyatro festivali organizasyonuna rağmen kalkıp buraya kadar geldikleri ve bizi bilmediğimiz bir eserle tanıştırdıkları için…

Bir Cevap Yazın