BERNARDA ALBA’NIN EVİ… Ayşe Emel MESCİ yorumuyla Federico García Bernarda Alba'nın Evi-AFİŞLORCA’nın son eseri… ve aynı zamanda Kanlı Düğün, Yerma, Bernarda Alba’nın Evi üçlemesinin de son oyunu. Gidip görülmesi şart olan bir oyun.

MESCİ adını özellikle başta dile getirdim; çünkü bir anlamda oyuna siyasî kimlik yüklememiz gerekliliği konusunda bize bir ipucu veriyor. MESCİ’nin hem siyasî duruşuyla hayatından hem de önceki rejilerinden buna hazırlıklıyız. Biraz bu yüzden oyunun orta yerinde LORCA –hiç eserde yokken– sahneye geliyor, konuşmasını yapıyor ve sahne arkasında kurşuna diziliyor, tıpkı gerçek hayatta bir kamyon dolusu arkadaşıyla birlikte kurşuna dizilerek öldürülmesi gibi.

Mitat: Oyunda İspanya siyasetini görmeli miyiz?
Anıl:   Bence hayır.
Mitat: Oyunda siyasete göndermeler var mı?
Anıl:   Elbette var. İster İspanya siyasetini görün alt metin için birebir hedefine ulaşsın, ister kendi
         ülkenizi oyuna katın sizin bakış açınız olsun.
Mitat: Gerekli mi?
Anıl:   Hiç değil.

Bernarda Alba'nın Evi-2Her eser yalnızca yazarıyla değil, eserle muahattap olanın birikimiyle de kişisel mânâda değer kazanıyor -ya da kaybediyor-. Yazar gözünden bakacak olursak oyunun temel amacı bizdeki tercümelerde yer almayan şu alt başlıkla esas metinde yer alıyor:

“Drama de mujeres en los pueblos de España”
“İspanya köylerindeki kadınların dramı”

Şimdi, oyunun yazarı başlığın altına bunu yazmışken oyunu Bernarda Alba'nın Evi-3siyasî platforma çekmeye zorlamak bence sırıtıyor. Zaten akış gereği oyun İspanya köylerindeki kadınların dramı biçiminde ilerliyor.

Salona girmeden evvel Bernarda Alba ve beş kızı yas için gelen biz konuklarını karşılıyorlar. Harika düşünülmüş bir ön karşılama. İçeri giriyoruz ve bu kez simsiyah bir dekor karşılıyor bizi. Esas metne göre, İspanya geleneklerine uygun bir yapı tanımlandığından, ‘bembeyaz bir oda’ ile açılış beklerken, simsiyah dekor bizi âdeta tokatlıyor. Bence burada MESCİ güzel bir tercihle oyunun dramına, gerilimine çekiveriyor hemen seyirciyi. Fondan gelen ayin eşilğinde Hizmetçi –olarak geçiyor bizde, ama esas metinde hizmetçinin adı Criada– (Nalan Erkovan UZUN) tâziyelerin kabul edileceği salonu Bernarda Alba'nın Evi-8temizliyor oyun başlayana kadar.

Konuya kısa bir girişle, ikinci kocasını da toprağa veren Bernarda Alba (Mehtap ÖZTEPE) tam sekiz yıl sürecek bir yas ilân eder. Pes! dedirtiyor insana. Evlenmemiş ve en büyükleri kırkına gelmiş beş kızıyla ve deli anası Maria Jozefa (Serpil GÜL) ile tam sekiz yıl. Tabii evdeki beş kız da benim gibi tepki verir; ama için için verirler tepkilerini; çünkü Bernarda Alba’ya gider yapmak sıkar biraz. Tâ ki en küçükleri Adela (İpek Atagün GEZENER) tek umudu olan Pepe’yi elinden kaçırmak üzere olduğunu anlayıp isyan edene dek:

“…Beni kapatamazlar içeri! Benim derim de sizinki gibi olsun istemiyorum. Derimin aklığı bu odalarda yitsin istemiyorum…”

Oyunda erkek karakter görünmez; ama önemi çok büyüktür, Bernarda Alba'nın Evi-10çatışmanın temelindeki dinamittir erkek. Kadınların oyunudur. Katı dini ve ahlâkî kurallar altında ezilmiş, yasaklarla, zorlamalarla yaşayan kadınların, İspanya’nın köylerinde geleneklere saplanmış kadınların oyunu. Bu anlayışın sopası Bernarda Alba diktasında kalmış kızları görürüz. Bernarda oyunda bize tutucu, yobaz dünyayı verirken deli anası Maria Jozefa ise geçmişle gelen sıkılmışlıkları, bıkkınlıkları, isyanı, toplumun kadın hafızasını temsil eder bir anlamda, şarkılarıyla, sayıklamalarıyla; hâlâ evlenmek, üstelik deniz kıyısından güçlü kuvvetli bir erkekle evlenmek istemektedir. Bunun bir nedeni de Bernarda’nın sözlerinde gizlidir:

“Bu ırmaksız köyden söz açınca başka türlü nasıl konuşulur ki: Bu kuyularla dolu köyden, ya ağılanmışsa diye suyunu korka korka içtiğin köyden.”

Bernarda Alba'nın Evi-16Pepe köyün yakışıklısıdır; evdeki tüm kızlar ona vurgundur. Pepe en büyükleri olan ve en yüklü mirasa sahip olan, metne göre, içlerinde de en çirkinleri olan Angustias’la (Aysel Çakar KARA) evlenmeye niyetlenir. E, bu arada da Adela’yla keyfine keyif katmaktadır. Bunu fark eden büyük abla Martirio (Miraç Eronat ERBİL) Adela’ya karşı tavrını alır ve kendisinin evde beklemeye devam edeceği sırada onun böyle ayak oyunlarıyla evden sıvışmasını elbette kıskanır. Belki de Pepe’yi tamamen baştan çıkarıp gelin olacak kişi Adela olacaktır, maazallah!

Tüm olayların kilit noktasında ise biraz da evin yardımcısı La Poncia (Sükûn IŞITAN) vardır. Cesaret Ana rolünden çıkamadığını gördüğüm IŞITAN zaman zaman sinsi olmak yerine cana yakın oluyor. Bu oyunda bir sempatiğe yer var mı, tartışılır. Aslında La Poncia’nın eli her yere uzanır, kurnazdır; Bernarda’ya der ama esas kendisi herkesin ciğerini bilir. Yıllardır Bernarda’nın yanındadır:

“Ama ne çoban köpeğiyimdir ben! Havla dese havlarım! Dilencilere saldırtsa, dalarım dilencilerin bacaklarına…”

Bir yandan da için için kinli ve kızgındır Bernarda Alba’ya. Yıllardır Bernarda Alba'nın Evi-6yanında çalışmasına rağmen hâlâ sıradan bir hizmetçi sınıfındadır Bermarda’nın gözünde, değilse bile Bernarda Alba öyle hissettirmek ister La Poncia’ya; çünkü ipler her zaman Bernarda’nın elinde kalmalıdır. (Bernarda Alba-La Poncia ilişkisine dair daha önce Venedik Taciri’nde yapmaya çalıştığım gibi tamamen kendi hayalgücüme ve yorumuma dayalı bir yazıyı birkaç güne yazacağım.)

Görülmesini şiddetle tavsiye ettiğim bu oyundan Bernarda Alba’yı canlandıran Mehtap ÖZTEPE’nin ödülle çıkacağı kanısındayım. Son yıllarda izlediğim ve hafızamdan kolay kolay silinmeyecek olağanüstü bir oyun oynuyor. Ev içerisindeki otoritesini “Sus!” diyerek sahneye ilk girişinden, son sözünde “Susun!” diyişine kadar hissediyoruz. Bernarda zaman zaman gücünü kaybettiğini, olayların kontrolü dışına çıktığını hissediyor; ancak kuyruğu dik tutmasını her zaman biliyor. Taziye ziyaretinde herkesin gördüğünü kendi arzuladığı gibi göstertmesiyle bu gücüne şahit oluyoruz ve son sahnede bile o büyük acıyı farklı bir bakışla göğüslemeyi biliyor.

Bernarda Alba'nın Evi-12Angustias rolünde Aysel Çakar KARA çok başarılı. Yaşadığı çelişkileri, korkuları, kavgaları ve safça sevincini çok güzel yansıtıyor. Hem mutlu hem mutsuz. Martirio rolünde Miraç Eronat ERBİL ise içindeki fırtınaları yalnızca oyunuyla değil, bir adımıyla, bir bakışıyla veriyor seyirciye. Duruşu bile hissettiklerini aktarmaya yetiyor bazen.

Aslında yazacak o kadar çok konu var ki oyunla ilgili, yazsam en az beş sayfa daha yazarım… ama neye, kime! O kadar uzun yazıyı internetten ben bile okumam.

Sonuç: Muhakkak gidilmesi görülmesi gereken bir çalışma.Tüm ekibi kutluyorum.

 


 

*Fotoğraflar Devlet Tiyatroları sitesinden alınmıştır.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*
*
Website