BARBARA’NIN DOĞUMU – DEVLET TİYATROLARI BURSA 🎭

BARBARA’NIN DOĞUMU… Yazan Duygu ERGUN… Yöneten Ece OKAY…

Geçtiğimiz sezonlarda SON TANGO temsilini seyrettik. Hiçbir anlam veremediğim şekilde, bir Türk yazarın Arjantin’deki emperyalizm dramını anlatma çabasıydı ve hakikaten kötüydü. Aynı duyguları Devlet Tiyatroları Bursa şubesinin sahnelediği BARBARA’NIN DOĞUMU’nun konusunu Devlet Tiyatroları sayfasında okuyunca yaşadım.

Önyargılı yaklaştığım için kendime kızdım; yazarı araştırdım, genç bir kalem hakkında internette malum sitede methiyeler buldum. Temkinli yaklaşmak adına eseri okumak istedim; kitabı aldım: Gördüğüm kadarıyla ERGUN kitabın girişinde kaleme aldığı yazıda teknik analizi oturtmuş; ancak yaşının çok üstünde bir konuya ve anlatıma girişmiş; nitekim oyun oturmamış. Teori tamam; pratik zayıf. ERGUN’un kalemini beğenemedim. Kelime seçimlerinde bir özen bulamadım, ifade gücü yetersiz, kurgu karışık. Eserden bir şey anlamak çok zor.

Temsilin girişinde Stefan’ın konuşmasında geçen Treblinka[1] adını yakalarsanız ve biliyorsanız bile nerede ve ne zamanda olduğunuzu çıkaramıyorsunuz. Oysa bu oyunda zaman ve mekân özellikle önemli ve açıkça belirtilmeli, simgelenmeli, gösterilmeli vs. Bence gereksiz bir tirat; çünkü orada anlatılan karmaşık ve çelişkili anlatımın ana tema ile bütünlüğü yok.

ERGUN açılış sahnesini tanımlarken “Bu sahnede dekor kullanılmamaktadır. Yalnızca sahnenin ortasında bir adet yatak bulunur. Mekân, İkinci Dünya Savaşı sırasında tahrip edilmiş bir hastanedir…” diyor. İkinci Dünya Savaşı’nda tahrip edilmiş bir hastane dekorsuz nasıl anlatılacak acaba? Biz nasıl anlayacağız savaştan çıktığımızı? Savaş biteli ne kadar oluyor? Yönetmen bu sahnedeki diyalogları da kaldırıyor ve sahneyi neredeyse dekorsuz kullanıyor, böylece açılış sahnesini iyice bilinmeze itiyor.

Derken ikinci sahne tanımı ve alakası olmayan bir yönetmen yorumu: “Sahne üzerinde bir enkaz yığını görünür. Polonya’da savaş sonrası bir gün yaşanmaktadır. Enkaz yığınının içinde sonradan özensizce yerleştirilmiş bir sandalye bulunmaktadır. Sahnedeki kişilerin kıyafetleri yırtık ve kirlidir…” Ama yönetmen pırıl pırıl bir sahne kullanmış, eserde ‘hasta ve yaşlı bir serseri’ olarak tanımlanmış Pawel’i entelektüel görünümlü birine çevirmiş (üst fotoğraf); yetmemiş, herkes tertemiz giyimli, yüzler gülüyor, sıkıntı yok, neredeyse mutlu bir yuva. Savaş sonrası nerede? Çekilen sıkıntılar, yokluk?

Dekor son derece zayıf. Fona güvenilmiş; ama fona yansıtılan görüntüler hemen fonun önüne çekilmiş dikine ve upuzun siyah tüllerle kapanmış; fonda değişen görüntüler dikkat çekmiyor, ne olduğu anlaşılmıyor!

Garip, paldır küldür yazılmış sahneler var. Barbara’nın Olga’ya verilmesinden sonra Sophie sahneye çıkıyor ve masalsı bir anlatımla kendisinden başkasıymış gibi bahsedip seyirciye “Sophie bu değilse, Stefan’ın sevdiği Sophie kim acaba?” dedirtiyor. Jozef ile Lucja nedense damdan düşercesine evleniyorlar. Lucja[2] yine damdan düşercesine geliyor Olga’nın yanına, saçma bir diyalog başlıyor ve Olga ona kızıp Barbara ile Maciej’in arkadaş olmayacaklarını söylüyor.

Lucja     : Olga neden böyle yapıyorsun?
Olga      : (Barbara’ya bağırarak) Kes zırlamayı be! (Lucja’ya) Önce söyle şu kıza da zırlamayı kessin.        Bütün gün başımı şişiriyor.
Lucja     : Bu yaptığına inanamıyorum!
Olga      : Sen de ne diyeceksen de!
Lucja     : Yüzüme bak. (Olga isteksizce Lucja’ya döner.) Nasıl böyle bir şey yapabildin?
Olga      : Bayan yargıç evimizi şereflendirdi adeta! (Ne kötü bir cümle!)
Lucja     : Olga, ben ciddiyim.
Olga      : Ne olmuş yani? Haksız mıyım? Walery’nin oğlu o! Barbara’nın onlarla hiçbir ilişkisi olamaz!
Lucja     : Bu normal değil.
Olga      : Hiçbir şey normal değil. Barbara bir daha Maciej’in yanına dahi yaklaşmayacak!

Manasız harf yığını. Yönetmen tercihiyle temsilin başında yer almadığı için biz daha Maciej’in kim olduğunu bile bilmiyoruz. İlk sahnede görmemiz ve kim olduğunu anlamamız gereken Maciej ikinci perdede sahneye çıkıyor ve kimin oğlu olduğu anlaşılmıyor. Anlamsız bir şekilde ikinci perdede sadece ilk perdedeki bebek Barbara büyümüş oluyor, Barbara dışında herkes ilk perdedeki gibi, aynı kıyafetlerle, on beş yılda ne yaşlanan var ne değişen var. Hiçbir şey olmasa savaşın üstünden en iyi tahminle on beş yıl geçti, tarih oldu 1960! Moda da mı değişmedi yani!

Pawel’in tiradı Necip Fazıl’ın oyunlarındaki kör göze parmak tiratları andırıyor. Birçok diyalogda neden bahsedildiği bile anlaşılmıyor. Mesela: (kırmızı yazılar bana ait)

Walery : Böyle konuşmamalısın!
Pawel   : (Acıyla gülümser) Verecek umudum olsa verirdim, güzelim! (Acıyla gülümser, ne demek acaba?)
Jozef     : Yine de gücümüzü kaybetmeyelim. Nasıl olsa bütün bunlar bitecek. (Neler bitecek? Daha hiçbir şey anlatılmadı ki!)
Walery : Ne olursa olsun. Şimdi, Lucja’nın getireceği haberi beklemeliyiz. (Alakasız iki cümle.)
Jozef     : Haklısın. (Hangi konuda? Ne olursa olsun mu? Lucja’nın getireceği haberi mi beklemeliyiz?)
Walery : Orada yeterli imkânı bulurlar mı dersin? (Orası neresi? Onlar kimler?)
Jozef     : Eminim gerekeni yaparlar. (Kimden bahsediyor?)
Walery : Jozef, Lucja ne yapacak şimdi? (Ne alaka?)
Jozef     : Bilmiyorum, kimse bilmiyor.
Pawel   : (Kendi kendine) Hangimizin önü aydınlık ki? (?)
Walery : Maciej çok severdi kuklaları. (Hoppala!)
Jozef     : Neyi varsa kül oldu. Ama belli olmaz. Belki de yine her şey eskisi gibi olur.
Pawel   : Umutlarını cilalayan, geleceğini törpüler. (Hani, şık bir laf olsun oyunda.)
Jozef     : Buna katılmıyorum.
Walery : Eğer Lucja kendini toparlayıp dükkanın başına geçerse Maciej buna çok sevinecektir…

Sayfalarca içeriği zayıf diyalog…

Final sahnesi… eserde çok kötü, sahnelemede de çok kötü. Eserde yer almayan Cecylia karakteri yerli yersiz, meczup gibi dolanmakla kalmıyor temsildeki son sözü söylüyor… üstelik ön dişleri kırık bir oyuncunun tıslayan sesiyle.

Oyunda güzel bir yan bulmak pek mümkün görünmüyor; ama temsilde Olga’yı canlandıran Arzu TAN BAYRAKTUTAN ve özellikle Barbara’yı canlandıran Ege SEÇKİNER etkili oyunculuklarıyla keyif veriyorlar. Ege SEÇKİNER’e ayrı bir parantez açıp umudumu dile getirmeliyim, gerçekten çok iyi yerlerde göreceğimizi düşünüyorum.

Diğer oyuncuların yavan oyunları, ezber aktarır tavırları bence oyunculuklarından değil, projeye inanmamalarından. Yönetmen Ece OKAY sanki bu sahneleme için mecbur tutulmuş, çok gönülden iş çıkardığı kanısında değilim.

Özetle… beğenmedim!


*Fotoğraflar Devlet Tiyatroları sitesinden alınmıştır.
[1] Polonya’daki Nazi toplama kampı.
[2] Lucja’nın damdan düşercesine iş yapmayı sevdiğini anlıyoruz.

Bir Cevap Yazın